10 Ağustos 2010 Salı
Beklentilerin Monoton Hali
Hiç kimseniz yok bu kez de inançlarınızdan bir şeyler beklersiniz, doğadan bir şeyler beklersiniz. İnsanlığın temel güdülerinden biridir beklenti.
Sosyal yaşamın kaçınılmazların biri beklenti. Bireysel olarak kendimize yetemememizin açıklaması beklenti. Muhtaç olduğumuzun kanıtı beklenti. Umudun göstergesi beklenti. Çaresizliğin göstergesi beklenti. İnsanlığımızın göstergesi beklenti.
Beklentilerin gerçekleşmemesi ise hayal kırıklıklarımızın kaynağı. Beklentilerimizin büyüklüğü hedeflerimizin ara gazı.
Hiçbir şeyi beklemez isek bizi motive edecek bir his de kalmaz içimizde.
Bu denge içinden çıkabilmemizin ise yolu yok. Çünkü sosyal hayatımız beklemek ile geçiyor. Toplum içinde göze batmaya çalışmanın amacı da bu bir nevi. Dikkat çekmek.
İnsanların hayatında kendimize parsellediğimiz bir bölge yoksa anlamsızlığımızın nedeni anlam kazanıyor.
5 Ağustos 2010 Perşembe
Kitap Okuma Alışkanlığı ve Roman Okuma Üzerine
Kitap okumanın en büyük farkı da bu noktada ortaya çıkıyor. Belirli bir disiplini baz alarak sürekli olarak tezler üretilir ve çürütülür. Olay yoktur, daha çok çıkarım vardır. Günlük yaşamda rastlanabilir bunlara, ve size bir romandan daha çok şey katar. Doğruluk yüzdesi daha yüksektir. Olayı yaşamak yerine tek taraflı bir dialog okursunuz çünkü. Her şey disiplinlere bağlıdır.
Derdi olan kitap yazar, canı sıkılan roman yazar.
Bu noktada iki alanı daha ele almam gerekiyor yazdıklarımın açıklarını bir nebze de olsa kapatmak için, tarih kitapları ve biyografiler.
Tarih kitapları saf bilgi içerir. Eskiler hakkında bilgi verir. Tecrübe edemezsiniz, ancak savunacak fikirleriniz olur.
Biyografiler ise adı gibi kişiseldir. Bu sebeple de yine tecrübe edemezsiniz ancak çizdiğiniz yola yön verebilir.
Kitap okuma alışkanlığı ise kişisel ritüellere bağlıdır. Herkesin okuma düzeni başkadır. Rahat ederek okuduğu mekan ve tempo farklıdır. Ve sadece zaman farklılığı yaratır. Ancak verimli okunduğu sürece bitirme süresi önemli değildir.
Verimlilik günümüzün en önemli olgusudur. Beraberinde de hız gelir.
Kitap ise özgürlüktür.
4 Ağustos 2010 Çarşamba
İş ve Çalışma Dinamikleri Üzerine Yankılar
3 Ağustos 2010 Salı
Hayatın Log'ları
2 Ağustos 2010 Pazartesi
Günümüz Ekonomik Sistemi Üzerine Yankılar
20 Temmuz 2010 Salı
Yörüngedeki Uçak
16 Temmuz 2010 Cuma
Falling
Yüzbeşinci kat civarına insan bu bedenin, bu koca bebeğin esiri olduğuna inanamıyor. Onu beslemek, yatırmak, tuvalete götürmek zorundasın. Daha iyisinin icat edilmemiş olmasına inanmak istemiyor insan. Daha az ihtiyaçları olan daha az vakit kaybettiren bir şey icat edebilirdik.
İnsanların neden uyuşturucu kullandıklarını anlamaya başlıyorum. Çünkü zamanın sınırlı olduğu, kanunlar ve emirlerle dolu ve mülkiyete dayalı bu dünyada insanların yaşabileceği tek gerçek kişisel macera bu.
Sadece uyuşturucu ve ölümde yeni bir şeyler tecrübe etme şansına sahibiz ve maalesef ölümün hakimiyeti fazla kuvvetli.
Eğer kimse izlemiyorsa herhangi bir şey yapmanın çok anlamsız olduğunun farkına varıyor insan.
”| — | Chuck Palahniuk - Gösteri Peygamberi (Survivor) - 143 |
14 Temmuz 2010 Çarşamba
Death
3 Temmuz 2010 Cumartesi
Çarpıtılmış Anlar
Hissizleştiğinin farkındasın değil mi? Sessizlik seni manipüle ediyor. Buna eminim. Sessizlik seni kontrol etmiyor. Sessizlik seni meşgul ediyor.
Yok olmak istiyorsun. Lakin hiç olmak istemiyorsun. Kafanda bu üç harfin tasvir ettiği başka terimler var. İkisi sana göre farklı. Belki de aynı yola çıkıyor ikisi de. İnanmak istiyorsun bunların farklı olduğuna. Birbirinden ayrı kavramlar içerdiğine inanmak istiyorsun.
Bunu benim için yapabilir misin?
Bunu benim için yapar mısın?
İkisinin farklı olduğunu ispatlayabilir misin bana?
İkisinin farklı olduğunu ispatlar mısın bana?
Acıma ortak olmasan da zevkime ortak olmasan da bunları benim için yapar mısın?
Yok olduğumda bir hiç olmak istemiyorum.
29 Haziran 2010 Salı
Bunların hiçbirinin önemi yok.
Hem de hiç önemi yok.
Bunların daha kötüsü başına gelse bile önemi yok.
Yine de nefes alıyorsun. Yine de yaşıyorsun. Yaşarken ölemezsin. Yaşarken acılarından kurtulamazsın.
23 Haziran 2010 Çarşamba
Tik tak tik tak

Sen yoksan hayat da yok.
22 Haziran 2010 Salı
Tıpkı bir çığ gibi üzerime geliyor. Ve ben kayak yapmayı bilmiyorum. Matematik de bilmiyorum denklemlerimi çözebileyim. Tek bilinmeyen ve tek cevaba ulaşayım.
Sorumluluklarımı ben arttırdım. Ben arttırmak istedim. Çünkü üzerimde herhangi bir sorumluluk yok iken. Yani "yetişmesi" gereken bir şey yok iken ben vaktimin tamamını boşa harcıyorum. Sorumluluğum yok ise itici kuvvetim de yok. İşte yeni bir denklem. Fakat bilinmeyen az olduğu için bunu kendime yontabiliyorum.
Öyle bir noktaya geldim ki, hayatımda çeşitli umutsuzluklar var. Çeşitli çıkmaz, dar sokaklar var. Bunları yalnızken çözemiyorum. Bunu da tecrübe ettim. Ben konuşmadığında moral barı sıfıra inen biriyim. Ben iletişimi seviyorum. Fakat an oluyor konuşacak kimsem olmuyor. O anlar umutsuzluğu doruk noktasında yaşadığım anlar.
Bu yazıyı da sadece birkaç ay sonra okuduğumda "vay anasını neler değişmiş" veya "vay anasını satayım her şey aynı" demek için yazdım.
Eğer bir gün mutlak yalnızlığı yaşarsam ve kaybedecek hiçbir şeyim olmazsa Misty Marie Wilmot Drinking Game'i oynayıp kefen bezimi yanıma alacağım ve bir sonraki bölüme geçeceğim.
Shitty Author
Acı içinde, sevgilinle el ele, yokluk hissi hayatının merkezinde ya da binbir çeşit farklı tat ve his ile...
Her nefeste yaşıyorsun. Bazen ölmek istesen de yaşıyorsun. Günlerin geçiyor. An geliyor o kadar doluyor ki beynin, silmek istiyorsun. Fakat silemezsin. Her şey kocaman orada. Sevgilerin de acıların da. Ve taşmaya başladığı an ile eline kalemini an arasında yarım saniye var. Artık durduramıyorsun çünkü. Beynin kazan gibi. Ve sen yazdıkça hafifliyorsun. Yüklerinden kurtuluyorsun. Fakat unutmuyorsun, sadece başka bir köşede unutma olasılığın olmadan saklıyorsun. Kocaman surlar içinde muhafaza ediyorsun.
İster kurbağaların çiftleşmesini yaz ister üç boynuzlu leylekleri yaz ister kendinden ister kafanda bir evren yarat ve onu öyküle. Fark etmez. Ne yazarsan yaz, ne anlatırsan anlat, ne kadar dolaylarsan dolayla. Sonunda hepsi senin hayatına açılıyor. Yaşadıklarını ve hissettiklerini yazıyorsun. Yazılarının tamamında mutlaka bir "sen" oluyor. Sen istemesen de.
21 Haziran 2010 Pazartesi
Buluttan Okyanusa

Yağmur yağıyor. Durmadan, dinmeden. Kara ile ilgisi yok. Toprağa düşmek, betonu ıslatmak, doğa kokmak istemiyor. Hedefi göl, deniz, okyanus. Suyu ıslatacak. Geldiği yere dönecek.
Köklerini arıyor. Kendini arıyor. Ait olduğu yere dönmek istiyor. Keşfe çıkmak istiyor. Yeniden huzurlu olabileceği bir yer arıyor.
Aidiyetini arıyor. Bunun için bulutlar yağmur olarak düşüyor. Arada bir bağ kurmak için, parmak uçlarıyla bile olsa ulaşmak için.
Bir an kendini kaybedip her şeyi unutmak istiyor öte yandan.
Ve bunu sadece denize değdiğinde yaşıyor. Bütünüyle dokunamıyor. Sadece ufak parçalarla ona ulaşabiliyor.
Ve nihayetinde yağmurun hiç dinmeyeceği bir günü arıyor.
Güneş yüzünü gösterdiğinde ise tüm acıyı yeniden hissetmeye başlıyor.
14 Haziran 2010 Pazartesi
Rebound'un Rebound'ı
3 Haziran 2010 Perşembe
Hepsi Aynı, Hepsi Farklı
Peki kimlerin bunlara sahip olduğunu nasıl anlayabilirsin?
Gördüğün onlarca, binlerce kişiyi ilk görüşte hepsi belirli kategorilerde geliyor. Beyinde belirlenen bazı önyargılardan dolayı şekilcilik ağır basıyor. İnsanları ister istemez kategorize ediyoruz. Dinci, laik, ateist, aristokrat, burjuva, cahil, entel vb. İnsanlara yaklaşımımız da bu yönde oluyor. Onlarla iletişime geçeceğimiz zaman bunları kıstas alıyoruz. O önyargılarımız bize insanlarla iletişime geçerken kurcağımız dialogun temelini oluşturuyor.
"Merhaba" demeden önce aslında iletişim ve analiz başlamış oluyor.
Merhabadan sonra ise onu tartmaya, bilgi düzeyini ölçmeye başlıyoruz dış görünüşüyle kategorize ettiğimiz kişiyi. Bu sırada daha çok etiket ve kılıf takıyoruz kişiye.
"Ne zaman kendimizden bir şey anlatmaya karar veriyoruz? Ne zaman içimizi döküyoruz?" sorularına ise net bir cevap vermek mümkün değil. Belki hormonal belki psikolojik belki de sosyolojik orasını kestiremiyorum. Sahiden insanlarla neye dayanarak tanışıyoruz, nasıl samimi oluyoruz? Ortak hobiler, eğlenceler derseniz yemem bunu. Öyle bir şey değil arkadaşlık.
Arkadaş. dil olarak basitçe sözcük köküne indiğimizde karşımıza -daş eki geliyor. Geldiği kelimenin anlamının bir kitle için ortak olması durumu. Arka-daş. Adeta meydan muharebesinde sırt sırta dövüşmek.
Çok uzun bir süreç bu. Önyargıların en yüksek seviyede olduğu andan, önyargıların tabana vurduğu noktaya.
1 Haziran 2010 Salı
Her Şey Bir Otoportre
Tek kollu çantaları sağ omzuma takar sol tarafımda tutarım.
Yuvarlak çerçeveli gözlük takarım.
Delik zar takarım sol bileğime.
Gömlek giyiyorum yaz kış.
Kendimi bildim bileli sırt çantası takıyorum. Sırt çantası takmadığımda eksik hissediyorum.
Hep bir inventory psikolojisi var bende. RPG'yi realiteye taşımak bu olsa gerek.
Geçmişim yok gibi. Çok az hatırlamak istediğim anım var.
Eskiden bir pencerem vardı, geceleri gizli gizli sigara içtiğim. Orayı çok seviyorum.
Eskiden sigara içtikten sonra yazı yazardım, harika bir histi.
5 senedir sigara içiyorum.
Yaklaşık 5-6 senedir alkol kullanıyorum.
Okulda hep vasat öğrenciydim. Her zaman çalışmak istemediğim için vasatı geçmedim.
Yaptığım işlerde çoğu zaman kendimi paraladım, baya üstüne düştüm.
Blog projeleri yürütüyorum.
2007'den beri blog tutuyorum.
Doğduğumdan beri kendi odam var.
Küçükken hatim etmediğim hayvan ansiklopedisi yoktu.
Lisenin son iki senesinde kopya çekerek teşekkür aldım. Hatta en sonunda takdir alacaktım.
Üniversiteye şansla girdim.
Ekosenin ve berenin yeri bi başka.
02/06/2010 güncellemesi:
Eskiden okey demeyi sevmezdim, hatta kıl olurdum. Onun yerine peki kullanırdım. Fakat şu an peki kelimesini sevmiyorum.
03/06/2010 güncellemesi:
Saçlarını kumaş parçalarıyla toplayan kızları çok çekici bulduğumu farkettim.
Şehirçi toplu taşıma araçlarında ayaktaysam ve yakınlarda biri inmek için yerinden kalkmışsa ve bu sırada oraya oturabilecek en az 3 kişi varsa 5 saniye kuralını devreye sokarım. Beşe kadar sayar kimse ayaklanmazsa pat diye otururum. Böylece o beş saniye insanların yüzündeki "acaba otursam mı?" telaşını görürüm.
04/06/2010 güncellemesi:
18 yıldır sadece birkaç ay gözlük taktım. Fakat bu sene yazın gözlük takmak istedim. Bilmiyorum sebebini. Fakat hoşuma gidiyor. Ve şunu düşünüyorum, "güneş gözlüğü varken insanlar gözlerinizi göremez. Böylece hislerinizi, sözlerinizi, mimiklerinizi gizleyebilirsiniz." sahtekarca. Fakat bunun için gözlüklere ihtiyaç mı var?
05/06/2010:
In Rainbows albümünün çıktığı sene Radiohead dinlemeye başladım ve müzik tadımın değiştiği dönemdir, o dönem.
İstanbul'a gelmem de hayatımın bir başka dönemidir.
28/06/2010:
Anima, Sia, Katie Herzig ile tanıştığım için çok mesudum.
Ne zaman Sia dinlesem istisnasız içime eder, apoletlerimi düşürür, kabuğumu kırar ve savunmasız hissederim.
27 Mayıs 2010 Perşembe
Vuran Ayakkabı
Anıların seni kovalar. Her zaman. Bu nedenle artık o sokaktan geçemiyorsun, artık o cafede oturamıyorsun, artık o şarkıyı dinleyemiyorsun, artık o yemeği yiyemiyorsun, artık o alkolü alamıyorsun, hatta artık o kelimeleri kullanmıyorsun.
14 Mayıs 2010 Cuma
Geçmiş Geçti Artık
18 Şubat 2010 Perşembe
His.
8 Ocak 2010 Cuma
| Her insan öldürür gene de sevdigini Bu böyle bilinsin herkes tarafindan, Kiminin ters bakisindan gelir ölüm, Kiminin iltifatindan, Korkagin öpücügünden, Cesurun kilicindan! Kimisi askini gençlikte öldürür, Yasini basini almisken kimi; Biri sehvet'in elleriyle bogazlar, Birinin altindir elleri, Yumusak kalpli biçak kullanir Çünkü ceset sogur hemen. Kimi pek az sever, kimi derinden, Biri müsteridir, digeri satici; Kimi vardir, gözyaslariyla bitirir isi, Kiminden ne bir ah, ne bir figan: Çünkü her insan öldürür sevdigini, Gene de ölmez insan. |
Oscar Wilde |