10 Ağustos 2010 Salı

Beklentilerin Monoton Hali

İnsanlar her zaman bir şeyler bekler. Her zaman çıkar had safhadadır. Çünkü kendimize çıkar sağlamadan bir şey yapmak gözümüze gereksiz gelir. "Babamın hayrına" iş yapmak anlamsız gelir. Bu tıpkı biri size iyilik yaptığında karşılığında ne vereceğinizi andan itibaren düşünmeye başlamanız gibi.

Hiç kimseniz yok bu kez de inançlarınızdan bir şeyler beklersiniz, doğadan bir şeyler beklersiniz. İnsanlığın temel güdülerinden biridir beklenti.

Sosyal yaşamın kaçınılmazların biri beklenti. Bireysel olarak kendimize yetemememizin açıklaması beklenti. Muhtaç olduğumuzun kanıtı beklenti. Umudun göstergesi beklenti. Çaresizliğin göstergesi beklenti. İnsanlığımızın göstergesi beklenti.

Beklentilerin gerçekleşmemesi ise hayal kırıklıklarımızın kaynağı. Beklentilerimizin büyüklüğü hedeflerimizin ara gazı.

Hiçbir şeyi beklemez isek bizi motive edecek bir his de kalmaz içimizde.

Bu denge içinden çıkabilmemizin ise yolu yok. Çünkü sosyal hayatımız beklemek ile geçiyor. Toplum içinde göze batmaya çalışmanın amacı da bu bir nevi. Dikkat çekmek.

İnsanların hayatında kendimize parsellediğimiz bir bölge yoksa anlamsızlığımızın nedeni anlam kazanıyor.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Kitap Okuma Alışkanlığı ve Roman Okuma Üzerine

Günümüzde pek çok insan kitap okumak ile roman arasındaki farkı ayırt edemiyor ne yazık ki. Bunun akabinde sevdiği bir yazarım romanlarını okumuş ise "Ben kitap okurum." veya "Ben çok kitap okudum." gibi söylemler ile karşılaşmak kaçınılmaz oluyor. Ancak roman okumak demek başka bir dünyada yazarın aklındaki olayları üçüncü bir göz olarak gözlemlemek demek. Onu yaşayamazsınız, onu gözlemleyemezsiniz. Sadece farklı bir dünyaya seyahat etmiş olursunuz.

Kitap okumanın en büyük farkı da bu noktada ortaya çıkıyor. Belirli bir disiplini baz alarak sürekli olarak tezler üretilir ve çürütülür. Olay yoktur, daha çok çıkarım vardır. Günlük yaşamda rastlanabilir bunlara, ve size bir romandan daha çok şey katar. Doğruluk yüzdesi daha yüksektir. Olayı yaşamak yerine tek taraflı bir dialog okursunuz çünkü. Her şey disiplinlere bağlıdır.

Derdi olan kitap yazar, canı sıkılan roman yazar.

Bu noktada iki alanı daha ele almam gerekiyor yazdıklarımın açıklarını bir nebze de olsa kapatmak için, tarih kitapları ve biyografiler.

Tarih kitapları saf bilgi içerir. Eskiler hakkında bilgi verir. Tecrübe edemezsiniz, ancak savunacak fikirleriniz olur.

Biyografiler ise adı gibi kişiseldir. Bu sebeple de yine tecrübe edemezsiniz ancak çizdiğiniz yola yön verebilir.

Kitap okuma alışkanlığı ise kişisel ritüellere bağlıdır. Herkesin okuma düzeni başkadır. Rahat ederek okuduğu mekan ve tempo farklıdır. Ve sadece zaman farklılığı yaratır. Ancak verimli okunduğu sürece bitirme süresi önemli değildir.

Verimlilik günümüzün en önemli olgusudur. Beraberinde de hız gelir.

Kitap ise özgürlüktür.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

İş ve Çalışma Dinamikleri Üzerine Yankılar

Hayatta kalmak için çalışmak zorunda olmamız aslında kısır döngüden ibaret.

Hepimiz çalışıyoruz, hepimiz tüketiyoruz. İkinci dalga yani sanayi tipi ekonomileri tipik yansıması. Hızlı üretim hızlı tüketimi, hızlı tüketim de gelişmeyi ve marjinal faydayı beraberinde getiriyor. Herkes karını maksimize etme derdinde. Asıl amaç çok kazanmak değil elindekilerden maksimum verim alıp bununla maksimum kâra ulaşmak.

Bir işletmedeki, iş gücünün sayısının artması üretimini arttıracağını garantilemediği gibi minimum işçi çalıştırmak da üretim kademelerini atıl duruma getiriyor.

Çıkar yol çok işçi de değil çok makina da değil. Zaten bu aşikar. Ancak bu teorik.

Günümüzde ise pek çok sektöre baktığımızda iş gücü artığından doğan sürekli sirkülasyona dayalı çalışma hayatı görüyoruz. Çünkü işler o kadar standardizasyona uğradı ki herkes ince ayardan sonra o işi yapabilir konuma geliyor. Ve dişlileri oynatmadığı sürece orada barınabiliyor.

Bu düşük kıstaslar beraberinde ucuz iş gücünü de getiriyor. Kendi standartlarına uygun iş bulamadığında ve mutsuz olarak çalışıp orayı kendine göre asimile etmeye başaldığında bir noktadan sonra kapıyı göstermeleri kaçınılmaz oluyor.

Bir ütopya kurup kimsenin çalışmadığı dünya düzenini düşünelim. Tek sabitimiz ise 04.08.2010 tarihinden sonra bunun uygulanmaya başlanması.

Sonuç olmayan bir sosyal düzen ve sonsuzluğa giden bir yığılma. Çünkü kimse çalışmayacak bu durumda herkes tüketecek. Ve erimeye, çözünmeye başlayacak. Önce mutlak bir tüketim olacak. Ardından her şey tükendiğinde ise kaos olacak. Çünkü savurganlığa ve aşırı tüketime alışan insanoğlu karşısında mutlak bir yokluk bulacak. Bu noktada ise insanlar tüketememe hastalığına yakalanacak. Her şey sabit olacağı için monoton olamama hastalığına yakalanacak. Çözümün bu olmadığını anlayıp tekrar tüketmeye başlayacak. Tekrar maksimum üretim olacak. Marjinal faydalar göz önüne alınacak. Çıkar bir yol olmadığı ve döngü kendi kendini iç dinamikleri ile beslediği için devam edecek.

3 Ağustos 2010 Salı

Hayatın Log'ları

Log kavramı bilgisayar üzerinden insanlarla iletişime geçtiğimiz andan beri hayatımızda. Sohbet günlüğü veya konuşma geçmişi de diyebiliriz. Lakin irdelemek istediğim log'un tarihsel süreçteki gelişimi ve değişimi değil.

Log tutmak ve onları saklamak bir noktadan sonra takıntı haline geliyor. 5 senelik 7 senelik log'lar bulunabiliyor bazılarımızın arşivinde. Bunlar okunmuyor. Sadece orda duruyor. Sadece nostalji için oradalar. O zamanki acılarımızı ve sevinçlerimizi tazelemek için kullanıyoruz sadece. Hatalarımızla acı çekiyoruz. Adeta o ana saplıyor. İlerlemeni engelliyor. Anılar yük oluyor, anılar külfet oluyor bu sayede.

Hafızamız bizi yanıltır, buna şüphe yok. Ancak kronolojik takvim çıkartırken şaştığımızda başka tekniklerle o anları ve o kişileri su üstüne çıkarmak mümkün. Anları yaşatmam mümkün.

Ancak tarih bizi yanıltır. Anılar bizi sömürür. Hüzünler bizi eritir.

Ve geçmiş her zaman çarpılılarak sunulur. Biz bükeriz kendi tarihimizi. Yanlışlar ile doludur bu yüzden.

Geçmiş her sene biraz daha büyüyen bir sırt çantasıdır.
Geçmiş her sene biraz daha büyüyen bir mide ağrısıdır.

Nasıl eski logları açıp bakmıyorsak, geçmişimizi de okumuyoruz. Ancak bizim üstümüzde hakimiyeti daha fazla.

Çuvaldızı kendimize batırıp her gün boş bir sayfa gibi uyanmayı öğrenmemiz gerekiyor.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Günümüz Ekonomik Sistemi Üzerine Yankılar

Eğer geliriniz sabit ise ve gelir piramidinin altında veya ortalarında yer alıyorsanız yaptığınız her harcama sizin için bir külfettir. Eliniz cebinize gittiğinde içiniz burkulur. Sonuçlarını ve ilerleyen günleri nasıl geçireceğinizi düşünürsünüz. Altından kalkmak için çeşitli stratejiler oluşturursunuz. Almak istediğiniz veya almanız gereken onlarca şey vardır. Ancak siz onları tutarlarına ve kullanım önceliğine göre sıraya koymak zorundasınız.

Gerektiğinde ikinci belki de üçüncü bir iş bulursunuz cüzdanınızın patlamaması için. Buna rağmen her an sırtınızda bir borç ya da ödeme vardır. Her an bazı denklemler kurup bunları uzun vadede çözmenin planlarını yapmak zorundasınızdır.

Dara düştüğünüzde devreye sokabileceğiniz bir fon yoktur. Çünkü o fonu zaten kullanmışsınızdır. Ebedi bir günü kurtarma hakimdir. Ay sonları ise içinden çıkılamaz bir sorundur. Hayatınızı devam ettirmeniz için bulunduğunuz mevkii ve çatıyı koruyabilmek için ay sonlarında herkesi memnun etmeniz gerekir.

Üst gelir sınıfına yapılan imrenme ise sadece daha fazlasını hedeflediniz için oluşan bir imgedir. Sürekli tüketmenizi ve daha fazla tüketmenizi, sonundaki elinizdeki ile yetinmeyip azami tüketimi sağlamanızı isteyen çarklar içinde kazanan aslında yoktur. Herkes azamiyi hedeflemektedir. "Zengin" diye belirtilen kesim ise sadece daha fazla kazanmaktadır. Fakat bu, onların sizden daha iyi ya da daha mutlu olduğunun bir işareti değildir. O kesim de ay sonunu düşünür. Çünkü alt ve orta gelir sınıfının harcamaları kendi cebine göre olduğu gibi üst gelir sınıfının harcamaları da bu yöndedir. Onlar daha fazla tüketir, daha fazla harcar, daha fazla yeniler. Miktar artmasına rağmen insanoğlu doyumsuzluğu ile birlikte gelir farkını asgari seviyeye çekmektedir.

20 Temmuz 2010 Salı

Yörüngedeki Uçak

Benzini bitmeyen bir uçaktasın. Kimse yok. Ve sonsuza kadar ordasın. Çünkü yaşamak istemiyorsun. Popülist doğrular adına yaşamak senin için anlamsız. Geçirdiğin hayatı sevmediğin için bu kokpittesin.

İnsanlar riyakâr. İnsanlar dedikoducu. İnsanlar ikiyüzlü. İnsanlara güven olmaz.

Kafanda dönen sorular bunlar. Nerden mi biliyorum? Bunu konuşamayız. Sana anlatamam. Fakat bildiğim şey intihar etmek için pek çok zaman fırsat kolladığın ve zamanla aklından çıktığı. Ölmeyi istiyorsun. Artık ben yokum demek istiyorsun. Yapamıyorsun. Engel oluyorlar. Yapman gerekenler olduğu için sürekli olarak ölümü erteliyorsun. Ve ciğeri beş para etmezlerle çalışıyorsun.

Hep var olmak zorundasın. Bunlarla başa çıkmak zorundasın. Elinde olmayan bir eylem olan ölümle baş başa kalmak istiyorsun fakat yapamıyorsun. Ve bunun için her zaman içinden küfürler ediyorsun. Kendini kapatman gerekiyor. Yeniden başlatman gerekiyor.

O zamana kadar boş vaktin olursa bana da haber ver birlikte yok olalım.

16 Temmuz 2010 Cuma

Falling

Yüzbeşinci kat civarına insan bu bedenin, bu koca bebeğin esiri olduğuna inanamıyor. Onu beslemek, yatırmak, tuvalete götürmek zorundasın. Daha iyisinin icat edilmemiş olmasına inanmak istemiyor insan. Daha az ihtiyaçları olan daha az vakit kaybettiren bir şey icat edebilirdik.

İnsanların neden uyuşturucu kullandıklarını anlamaya başlıyorum. Çünkü zamanın sınırlı olduğu, kanunlar ve emirlerle dolu ve mülkiyete dayalı bu dünyada insanların yaşabileceği tek gerçek kişisel macera bu.

Sadece uyuşturucu ve ölümde yeni bir şeyler tecrübe etme şansına sahibiz ve maalesef ölümün hakimiyeti fazla kuvvetli.

Eğer kimse izlemiyorsa herhangi bir şey yapmanın çok anlamsız olduğunun farkına varıyor insan.

Chuck Palahniuk - Gösteri Peygamberi (Survivor) - 143

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Death

Merhaba yabancı. Ben hayatını bir çemberin içine sıkıştırmış. Belki de hapsetmiş biriyim. Bardağa kapatılmış sinek gibi farklı yollarla aynı yere gidiyorum. Ve ben ölüyorum. Görüşürüz yabancı.

Nasıl olsa senin için bir ifade etmiyorum. Benim olmamam senin için bir kayıp değil. Üzülmene de gerek yok. Hatta üzülmezsin bile.

Merhaba dostum, merhaba kardeşim, merhaba ortağım, merhaba sevgilim, merhaba baba, merhaba. Ben yakında öleceğim. Elveda.

Sizin için değerimi bilmiyorum. Kestiremiyorum. Fakat bazen görüyorum. Bazen gözlemleyebiliyorum. Pirinç tanesi kadar adam olduğumun farkına varıyorum öyle anlarda. Bunun için minnettarım size. Fakat beni tanıdığınız için şimdi sizi üzmek zorundayım. Beni tanımasaydınız, benim olmamam sizin için herhangi bir kayıp olmazdı. Belki şimdi de olmaz. Onu bilemiyorum elbette. Fakat ben yokum. Artık hiçim. Şu anda tek isteğim benden sonraki dünyayı seyretmek. Bunu bana verdiklerinde ölümüm çok da falso bir durum olmayacak.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Çarpıtılmış Anlar

Yok olmayı beklerken zorunluluktan nefes alıyorsun. Küllerinin etrafa savrulmasını istiyorsun bir an önce. Telefonda rastgele çevirdiğin numaradaki adamın sana "alo" yerine "öl" demesini istiyorsun. Çünkü doğrunla yanlışın birbirine girdi. Ne konuşabiliyorsun ne susabiliyorsun. Fakat anlatman lazım ki unutasın. İçmen lazım ki unutasın. Benliğini kaybetmelisin. Ki unutasın. Eğlencenle acıların birbirine karışıyor. Eğlenmek senin için çok bir hal almaya başlıyor. Sessiz kaldığında duydukların rahatsız ediyor seni. Ama emin ol, gün gelecek onlar seni rahatsız etmeyecek.

Hissizleştiğinin farkındasın değil mi? Sessizlik seni manipüle ediyor. Buna eminim. Sessizlik seni kontrol etmiyor. Sessizlik seni meşgul ediyor.

Yok olmak istiyorsun. Lakin hiç olmak istemiyorsun. Kafanda bu üç harfin tasvir ettiği başka terimler var. İkisi sana göre farklı. Belki de aynı yola çıkıyor ikisi de. İnanmak istiyorsun bunların farklı olduğuna. Birbirinden ayrı kavramlar içerdiğine inanmak istiyorsun.

Bunu benim için yapabilir misin?

Bunu benim için yapar mısın?

İkisinin farklı olduğunu ispatlayabilir misin bana?

İkisinin farklı olduğunu ispatlar mısın bana?

Acıma ortak olmasan da zevkime ortak olmasan da bunları benim için yapar mısın?

Yok olduğumda bir hiç olmak istemiyorum.

29 Haziran 2010 Salı

Baban ölmüş, önemi yok. Annen ölmüş, önemi yok.Eşin ölmüş, önemi yok. Sevgilin intihar etmiş, önemi yok. Arkadaşların sırtını dönmüş, önemi yok.Sevdiğin en iyi arkadaşınla birlikte. Evde yalnız kalmanı engelleyen evcil hayvanın su kabından vodka içiyor, ölecek. Nefesin kokuyor. Çöp gibi kokuyorsun. Evin yok. İşin yok. Çöpler içinde yaşıyorsun. Kırıntılarla besleniyorsun. Kan bağının olduğu kimse yok. Sevdiğine tecavüz edip öldürmüşler. Kızını bir depoda yıllarca saklayıp her gün taciz etmişler. Hiçbir yeteneğin yok. Asalak gibisin. Baban gözlerinin önünde öldürülüyor. Arkadaşların yardım istiyor senden, fakat sen yardım edemiyorsun. Evin yanıyor. Evin depremde yıkılıyor. Yıllardır biriktirdiğin para banka soygununda yokoluyor. Evine hırsız giriyor ve bayıltılıyorsun. Önce tecavüz ediyorlar, sonra evi bomboş bırakıyorlar.

Bunların hiçbirinin önemi yok.

Hem de hiç önemi yok.

Bunların daha kötüsü başına gelse bile önemi yok.

Yine de nefes alıyorsun. Yine de yaşıyorsun. Yaşarken ölemezsin. Yaşarken acılarından kurtulamazsın.

23 Haziran 2010 Çarşamba

Tik tak tik tak



Kendini yeterince kandırırsan hayattan zevk alırsın ve mutlu olursun. Kendini olmayan şeylere inandırırsan gerçekleri unutursun. Tarihi ve zamanı birbirine sokarsan geçmişin birbirine girer ve içinden çıkamazsın. Unutmak garip bir şey olduğu zaman acı çekmezsin. Sabah 5 dk daha uyumak istemediğin zaman uyanmak için bir amacın var demektir. Konuşacak birileri varsa yanında yalnız değilsin. İnsanlara kendini açarsan, gizli duygularını ifşa edersen onu kullanırlar. İnsanlara kendini açarsan, gizli duygularını ifşa edersen ona ortak olurlar, seni anlarlar. Ve acıların diner. Ait olmadığın bir yerde yaşarsan mutsuz olursun. Kendine ait bir şeyler yoksa hayatında efektif bir şey koymamışsın. Yapmaktan gurur duyduğun şeyleri yaparsan mutlu olursun. Sevmediğin bir şeyi zorla yaparsan verimsiz olursun. Zorla kendine bir şeyleri entegre edersen bir yerden patlak verir. Kararlarını uygulamazsan hayatını kontrol edemezsin. Kıçını kaldırmazsan hararet yaparsın. Acı çekersen gelişmeye devam edersin. İnsanlara kendinden bir şeyler verirsen onlar da sana bir şeyler verir.

Sen yoksan hayat da yok.

22 Haziran 2010 Salı

Hayatın monotonluğuna alışmaya çalışır gibiyim. Ve sıkılıyorum. Bir noktadan sonra her şey yine aynı olacakmış gibi geliyor. Bir noktada hepsi düğümlenecek ve açamayacağım. Şarhoş nasıl ayakkabılarını zar zor çıkartır ve uyur, tıpkı öyle. Bir rutin için içinde yüzüyorum. Ve yüklerimin arttığını görükçe işin içinden nasıl çıkacağını bilemiyorum.

Tıpkı bir çığ gibi üzerime geliyor. Ve ben kayak yapmayı bilmiyorum. Matematik de bilmiyorum denklemlerimi çözebileyim. Tek bilinmeyen ve tek cevaba ulaşayım.

Sorumluluklarımı ben arttırdım. Ben arttırmak istedim. Çünkü üzerimde herhangi bir sorumluluk yok iken. Yani "yetişmesi" gereken bir şey yok iken ben vaktimin tamamını boşa harcıyorum. Sorumluluğum yok ise itici kuvvetim de yok. İşte yeni bir denklem. Fakat bilinmeyen az olduğu için bunu kendime yontabiliyorum.

Öyle bir noktaya geldim ki, hayatımda çeşitli umutsuzluklar var. Çeşitli çıkmaz, dar sokaklar var. Bunları yalnızken çözemiyorum. Bunu da tecrübe ettim. Ben konuşmadığında moral barı sıfıra inen biriyim. Ben iletişimi seviyorum. Fakat an oluyor konuşacak kimsem olmuyor. O anlar umutsuzluğu doruk noktasında yaşadığım anlar.

Bu yazıyı da sadece birkaç ay sonra okuduğumda "vay anasını neler değişmiş" veya "vay anasını satayım her şey aynı" demek için yazdım.

Eğer bir gün mutlak yalnızlığı yaşarsam ve kaybedecek hiçbir şeyim olmazsa Misty Marie Wilmot Drinking Game'i oynayıp kefen bezimi yanıma alacağım ve bir sonraki bölüme geçeceğim.

Shitty Author

Hayatın nasıl gidiyor?

Acı içinde, sevgilinle el ele, yokluk hissi hayatının merkezinde ya da binbir çeşit farklı tat ve his ile...

Her nefeste yaşıyorsun. Bazen ölmek istesen de yaşıyorsun. Günlerin geçiyor. An geliyor o kadar doluyor ki beynin, silmek istiyorsun. Fakat silemezsin. Her şey kocaman orada. Sevgilerin de acıların da. Ve taşmaya başladığı an ile eline kalemini an arasında yarım saniye var. Artık durduramıyorsun çünkü. Beynin kazan gibi. Ve sen yazdıkça hafifliyorsun. Yüklerinden kurtuluyorsun. Fakat unutmuyorsun, sadece başka bir köşede unutma olasılığın olmadan saklıyorsun. Kocaman surlar içinde muhafaza ediyorsun.

İster kurbağaların çiftleşmesini yaz ister üç boynuzlu leylekleri yaz ister kendinden ister kafanda bir evren yarat ve onu öyküle. Fark etmez. Ne yazarsan yaz, ne anlatırsan anlat, ne kadar dolaylarsan dolayla. Sonunda hepsi senin hayatına açılıyor. Yaşadıklarını ve hissettiklerini yazıyorsun. Yazılarının tamamında mutlaka bir "sen" oluyor. Sen istemesen de.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Buluttan Okyanusa



Yağmur yağıyor. Durmadan, dinmeden. Kara ile ilgisi yok. Toprağa düşmek, betonu ıslatmak, doğa kokmak istemiyor. Hedefi göl, deniz, okyanus. Suyu ıslatacak. Geldiği yere dönecek.

Köklerini arıyor. Kendini arıyor. Ait olduğu yere dönmek istiyor. Keşfe çıkmak istiyor. Yeniden huzurlu olabileceği bir yer arıyor.

Aidiyetini arıyor. Bunun için bulutlar yağmur olarak düşüyor. Arada bir bağ kurmak için, parmak uçlarıyla bile olsa ulaşmak için.

Bir an kendini kaybedip her şeyi unutmak istiyor öte yandan.

Ve bunu sadece denize değdiğinde yaşıyor. Bütünüyle dokunamıyor. Sadece ufak parçalarla ona ulaşabiliyor.

Ve nihayetinde yağmurun hiç dinmeyeceği bir günü arıyor.

Güneş yüzünü gösterdiğinde ise tüm acıyı yeniden hissetmeye başlıyor.

14 Haziran 2010 Pazartesi

Rebound'un Rebound'ı

Rebound;

Basketbol, Hentbol gibi sporlarda dönen topu kapma işlemine verilen isimdir.

Uzun süreli bir ilişki bittikten sonra oradaki yaraları kapatmak için yaşanan ilişkiye verilen isimdir.

Tıpta elin karna bastırılıp çekildiğinde ağrının artmasına verilen isimdir.

Bateri çalarken snare drum'a vurulduğunda bagetin sekmesine verilen isimdir.

Bisiklet maşalarında bulunan ve geri tepme hızını ayarlayan düzeneğe verilen isimdir.

Ekşi sözlükten biraz destek aldıktan sonra konumuza dönelim.

Ergenlikle beraber karşı cinse ilgi duymaya başlıyoruz. Bir çoklarının arasından çekip çıkarıyorsun daha sonra da. Farklı oluyor gözünde. -Aslında hiçbir şey farklı değil- Böyle bir çoklarını yaşıyorsun hayatın boyunca. Kimisi "çıkmak" oluyor, kimisi "takılmak" oluyor, kimisi "birliktelik" oluyor, kimisi "one night stand" oluyor, kimisi "fuck buddy" oluyor, kimisi "eş" oluyor, kimisi "yaren" oluyor.

Bu terimlerin üstünde daha önce de durmuştum. Bunları aftermath'i kafamı kurcalayan bu aralar. İster uzun olsun ister kısa ister tutkulu olsun ister romantik hepsi bitiyor bir gün. O hayatından çıkıp gidiyor ve bok gibi ortada kalıyorsun. Sonra yalnız hissetmeni takiben psikolojik olarak sığınmak istiyorsun. -bu farklı şekillerde olabilir- Ve sığındığın o korunak bir gün su kaçırmaya başlayacak. İçinde yaşamayacak hale geleceksin. Seni soğuktan, sıcaktan ve dışarıdan koruyamayacak. Kevgire dönecek çatısı. Ve sen taşınmak zorunda kalacaksın. Yeni bir sığınak bulmak zorundasın. Yeniden güvende hissedeceğin bir yer. Bir nevi kaçmak zorundasın. Bunu hayatının büyük bir kısmında yapacaksın. İstesen de istemesen de. Her zaman altında korunmak istediğin bir sığınak olacak. Ama hiçbiri asla senin kadar kuvvetli olmayacak. İçeri girerken omuzları ve boynunu eğeceksin, içinde iki büklüm duracaksın. Daha sonra çıkmak zorunda kalacaksın. Yenisini arayacaksın.

Senin için ideal biri asla yok. Olmadı da. Sen "o" olduğunu düşündüm sadece. Ve hepimiz bir gün bu maratondan yorulduğumuzda yalnız başımıza öleceğiz. O an bizi hatırlayanların sayısı da bir elin parmağını geçmeyecek.

3 Haziran 2010 Perşembe

Hepsi Aynı, Hepsi Farklı

Her gün onlarca binlerce insan çıkıyor karşımıza. Şişman, zayıf, gözlüklü, kel, at kuyruklu, beyaz, siyah, sarı, kızıl saçlı, sarışın, esmer, kumral, despot, megolaman, komünist, liberal, kapitalist, sosyalist, keynesyen, neo-nazi, yalnız, mutlu, üzgün... Buraya bütün sıfatları koyabiliriz. Hangisini isterseniz.

Peki kimlerin bunlara sahip olduğunu nasıl anlayabilirsin?

Gördüğün onlarca, binlerce kişiyi ilk görüşte hepsi belirli kategorilerde geliyor. Beyinde belirlenen bazı önyargılardan dolayı şekilcilik ağır basıyor. İnsanları ister istemez kategorize ediyoruz. Dinci, laik, ateist, aristokrat, burjuva, cahil, entel vb. İnsanlara yaklaşımımız da bu yönde oluyor. Onlarla iletişime geçeceğimiz zaman bunları kıstas alıyoruz. O önyargılarımız bize insanlarla iletişime geçerken kurcağımız dialogun temelini oluşturuyor.

"Merhaba" demeden önce aslında iletişim ve analiz başlamış oluyor.

Merhabadan sonra ise onu tartmaya, bilgi düzeyini ölçmeye başlıyoruz dış görünüşüyle kategorize ettiğimiz kişiyi. Bu sırada daha çok etiket ve kılıf takıyoruz kişiye.

"Ne zaman kendimizden bir şey anlatmaya karar veriyoruz? Ne zaman içimizi döküyoruz?" sorularına ise net bir cevap vermek mümkün değil. Belki hormonal belki psikolojik belki de sosyolojik orasını kestiremiyorum. Sahiden insanlarla neye dayanarak tanışıyoruz, nasıl samimi oluyoruz? Ortak hobiler, eğlenceler derseniz yemem bunu. Öyle bir şey değil arkadaşlık.

Arkadaş. dil olarak basitçe sözcük köküne indiğimizde karşımıza -daş eki geliyor. Geldiği kelimenin anlamının bir kitle için ortak olması durumu. Arka-daş. Adeta meydan muharebesinde sırt sırta dövüşmek.

Çok uzun bir süreç bu. Önyargıların en yüksek seviyede olduğu andan, önyargıların tabana vurduğu noktaya.

1 Haziran 2010 Salı

Her Şey Bir Otoportre

01/06/2010

Tek kollu çantaları sağ omzuma takar sol tarafımda tutarım.

Yuvarlak çerçeveli gözlük takarım.

Delik zar takarım sol bileğime.

Gömlek giyiyorum yaz kış.

Kendimi bildim bileli sırt çantası takıyorum. Sırt çantası takmadığımda eksik hissediyorum.

Hep bir inventory psikolojisi var bende. RPG'yi realiteye taşımak bu olsa gerek.

Geçmişim yok gibi. Çok az hatırlamak istediğim anım var.

Eskiden bir pencerem vardı, geceleri gizli gizli sigara içtiğim. Orayı çok seviyorum.

Eskiden sigara içtikten sonra yazı yazardım, harika bir histi.

5 senedir sigara içiyorum.

Yaklaşık 5-6 senedir alkol kullanıyorum.

Okulda hep vasat öğrenciydim. Her zaman çalışmak istemediğim için vasatı geçmedim.

Yaptığım işlerde çoğu zaman kendimi paraladım, baya üstüne düştüm.

Blog projeleri yürütüyorum.

2007'den beri blog tutuyorum.

Doğduğumdan beri kendi odam var.

Küçükken hatim etmediğim hayvan ansiklopedisi yoktu.

Lisenin son iki senesinde kopya çekerek teşekkür aldım. Hatta en sonunda takdir alacaktım.

Üniversiteye şansla girdim.

Ekosenin ve berenin yeri bi başka.

02/06/2010 güncellemesi:

Eskiden okey demeyi sevmezdim, hatta kıl olurdum. Onun yerine peki kullanırdım. Fakat şu an peki kelimesini sevmiyorum.

03/06/2010 güncellemesi:

Saçlarını kumaş parçalarıyla toplayan kızları çok çekici bulduğumu farkettim.

Şehirçi toplu taşıma araçlarında ayaktaysam ve yakınlarda biri inmek için yerinden kalkmışsa ve bu sırada oraya oturabilecek en az 3 kişi varsa 5 saniye kuralını devreye sokarım. Beşe kadar sayar kimse ayaklanmazsa pat diye otururum. Böylece o beş saniye insanların yüzündeki "acaba otursam mı?" telaşını görürüm.

04/06/2010 güncellemesi:

18 yıldır sadece birkaç ay gözlük taktım. Fakat bu sene yazın gözlük takmak istedim. Bilmiyorum sebebini. Fakat hoşuma gidiyor. Ve şunu düşünüyorum, "güneş gözlüğü varken insanlar gözlerinizi göremez. Böylece hislerinizi, sözlerinizi, mimiklerinizi gizleyebilirsiniz." sahtekarca. Fakat bunun için gözlüklere ihtiyaç mı var?

05/06/2010:

In Rainbows albümünün çıktığı sene Radiohead dinlemeye başladım ve müzik tadımın değiştiği dönemdir, o dönem.

İstanbul'a gelmem de hayatımın bir başka dönemidir.

07/06/2010:

Küçüklüğümde giydiğim kazakların hepsi bedenime oranla büyüktü. Hep büyük kazak aldım. Kollarımı saklardım kazağın içinde.

08/06/2010:

Eski evimde pencere kenarına geçip saatlerce dışarı bakardım. İnsanları seyrederdim kimi zaman. Kimi zaman düşünürdüm, hayal kurardım. Pokemon Trainer olurdum genellikle. İzmir Town'da geçerdi hikayeler. Badge alamazdım fakat dünyayı kurtarırdım. Pokemonlar uzun çalışardan değil de binaların arka bahçelerinden çıkardı. Onix'im vardı. En net onu hatırlıyorum.

Genellikle konuşma konusunda özürlüyüm. Yani sıradan konuşmalardan bahsetmiyorum burada. Konuşurken ağzımı açamam, fikirlerimi belirtemem. Daha sonra bu konuşmalar, dialoglar beynimde döner, düşünürüm sürekli. Ve "şöyle yapsaymışım, böyle deseymişim." diye düşünürüm ister istemez. Ama o an onları söyleyemediğim için kaybederim.

16/06/2010:

Eski yazılarım soru soruyordu. Sorular sorarak yazmaya başlıyordum. Artık çoğunlukla cevap vererek yazıyorum.

28/06/2010:

Anima, Sia, Katie Herzig ile tanıştığım için çok mesudum.

Ne zaman Sia dinlesem istisnasız içime eder, apoletlerimi düşürür, kabuğumu kırar ve savunmasız hissederim.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Vuran Ayakkabı

Bütün gün ayağına vuran ayakkabını çıkardığında hissettiğin mutluluk vardır ya. İşte o her şeyi anlatıyor sana. Tüm çektiğin acılardan ona sebep olanı çıkarttığın zaman kurtulacağını mesela. Yaşayamam demene rağmen onsuz da yapabilmeni mesela. Mesela, en mutlu anından onu çıkardığında her şeyin dağılması gibi.

Elde ettiğin tüm anılarını ona değer katan varlığı kaldırdığında yok olduğunu, bir anda önüne buzlu cam konulmuş gibi buğulandığını ve flulaştığını bilmek bazen huzur verici. Nadiren yıpratıcı.

O anıdaki varlık yok olduğunda o anının da önemi kalmayacak. Onu değerli kılan her şey yok olacak. Bu gaddarlık hayatına hakim olduğunda kusursuz bir geçmişin olacak. Çünkü geçmişinde seni mutsuz edenleri hayatından çıkardığında mutlu olacaksın. Her türlü rahatsızlıktan bahsediyorum, kategorize etmeden.

Anıların seni kovalar. Her zaman. Bu nedenle artık o sokaktan geçemiyorsun, artık o cafede oturamıyorsun, artık o şarkıyı dinleyemiyorsun, artık o yemeği yiyemiyorsun, artık o alkolü alamıyorsun, hatta artık o kelimeleri kullanmıyorsun.

Çünkü anıların hem değerlidir, hem de zararlıdır. Kilitler seni, geleceğe bakamazsın. Nadiren mutlu eder seni.

Anılarından uzaklaşmak gerekiyor. Geride bırakmak, atlatmak. Yapabilirsin bunu. Düşünme. Eğer aklına gelirse başka bir şeyle uğraş. Her an aklına gelecek değil ya? Düşünme onu. Bir süre sonra o hayatının en mutlu anıları olarak nitelendirdiğin anıların bozulacak, tozlanacak, paslanacak. Ve sen yanlış hatırlayacaksın. Önce detayları unutacaksın, tablo çarpıklaşacak, bozulacak. Daha sonra ise kendini zorladığında hatırlayabileceksin, iyice eskiyecek, yıpranacak. En güzel son da burada, unutacaksın. Hatırlayamayacaksın. Adeta yaşamamış olacaksın. Ve acı çektiğin, göğsünü sıkıştıran, gözlerini dolduran, seni yaşamdan soğutan ve bir fanusa sokan o anılardan ayrılacaksın.

Sen kazanacaksın. Çünkü senin hayatında sadece sen kaybetmek istersen kaybedersin. Seçimlerinle hayatını mükemmel yapabilirsin. Yalnız kalmak ve arkadaşsız olmak istersen bunu da pek ala yapabilirsin. Hayat senin, kurallarını sen koyuyorsun. Senin tercihin. İstediğini yapabilirsin. Bok da olabilirsin, insan da olabilirsin. Evet haklısın kimse seni suçlamamalı. Fakat sen de insanları kaybetmeyi göze almalısın.

Seçim senin.

14 Mayıs 2010 Cuma

Geçmiş Geçti Artık

Geçmişi özlediğini biliyorum. Bazen durup dururken derinlere daldığını da. Hatta bazen iç geçirip eski sevdiklerini düşünüp ağladığına da eminim. Kimi zaman ise oyuncaklarını özlüyorsun. İlk bisikletini, ilk evcil hayvanını, ilk bilgisayarını, ilk odanı, ilk arkadaşını, ilk sevdiceğini...

Geride bıraktığın her şeyi özlediğine adım gibi eminim. Ve kaçırdıklarını da.

Ayağına gelen fırsatları, ayrıldığının sevgilinin barışma çabalarını, gelen iş tekliflerini, verebileceğin dersleri kıl payı kaçırmanı ve nicelerini.

Bunların zaman zaman aklına geldiğini ve hüzünlendirdiğini hatta gözlerinin dolduğunu kabullenmek istemiyorsun. Bunlar yıpratıyor seni. Kabuklarını kırıyor. İnsanlara göstermek istemiyorsun. Kendi içinde halletmek istiyorsun ki insanlar seni aciz görmesin. Onlara zayıf ve beceriksiz görünmemek için elinden geleni yapıyorsun.

Fakat bunların hiçbiri geri gelmeyecek. Ne eski sevgilinle barışabilirsin ne kaçırdığın sınavı o an içinde düzeltebilirsin ne de reddettiğin iş teklifini artık kabul edebilirsin.

O günler geride kaldı. Senin için kayıp günler. Bunlar senin kaybettiğin mücadelelerin. Vazgeç artık. İnanmak istemiyorsun, kabullenmek istemiyorsun ama kaybettin. Bunları geri kazanamazsın.

Kayıp günlerin için tasalanmaya devam edersen kaybetmeye de devam edeceksin. Onları geride bırak. Çünkü geri gelmeyecek. Ne kötü anıların ne de iyi anıların. Onları saklamak istiyorsun biliyorum. Onlar senin kıymetlilerin, bunu da biliyorum. Fakat takılırsan bunlara kazanamazsın önündeki mücadeleleri. Evet duygusuzca, fakat gerçek.

Geçmişte pek çok kişinin hayatında iz bıraktın bunu da biliyorum merak etme.

Ama onlar orda kaldı ve geri gelmeyecek. Gözünü açıp ileriye bak. Herkes her gün birbirinin hayatında iz bırakıyor. Sokaktaki ıslak mendilcinin seni nasıl etkilediğine bir bak. Metroya binerken karşılaştığın görme engelliye bak. Yemek siparişi verdiğinde yanlış servis yapan garsonu düşün. Otobüste birbirlerine giren iki insanı gözünün önüne getir. Hayır. Gözlerini kapatma. Kendini dışarı kapama. İnsanlar her gün birbirlerine çarpıyor. Sana da çarpacaklar şüphen olmasın. O zaman lütfen kulaklıklarını kulağına oturtup kafanı çevirme. Bu sana zarar verir, ona değil. Ve bir gün biri sana bodoslama çarpacak. Ve o zaman her şey değişecek. Belki iş bulursun belki sevgili belki de kaybettiğin oyuncağını sana getiren eski bir arkadaş. Bundan emin olamazsın. Lakin dünyaya sırtını dönersen her şeyi kaçırırsın. İnsanlarla konuşmazsan her şeyi kaçırırsın. Ve böylece her mücadeleden mağlup çıkarsın. Kaybedersin.

Şimdi kulaklıklarını çıkar ve dışarı çık. İnsanlara bak. Onlarla konuş, onları dinle. Geçmişini unut, geleceğin sana getirdiği fırsatları gör. İnsanlara çarp.

18 Şubat 2010 Perşembe

His.

tıp tıp tıp tıp

Kafamı kaldırıyorum ama damlaları göremiyorum. Fakat hissedebiliyorum. Islatıyor.

Etrafa bakıyorum göremiyorum. Fakat hissedebiliyorum. Rüzgar tenimi yalayıp gidiyor.

Kulaklarımı tıkıyorum. Fakat hissedebiliyorum. Konuşuyor.

Gözlerimi kapatıyorum. Fakat hissedebiliyorum. Bakıyor.

Bedenimi kapatıyorum. Fakat hissedebiliyorum. Dokunuyor.

Hissetmek için hiçbir şey yapmama gerek yok aslında. Sadece hissetmek yeterli. Hissizleşip odaklanmak. Öylece durup hissetmek. Sürekli bir şeyler yazılıyor, çiziliyor, anlatılıyor. Hepsini hissetmek imkansız ise nası yakalayabilirim. Nası maratonda öne geçebilirim. Seçici olup ihtiyacım olana önem vermeliyim belki de. İstediğim şeylerin üstünde durmalıyım.

Fakat neye gerçekten ihtiyacım var? Ne gerçekten elzem? Bunları ayırt etmek o kadar kolay mı?

Yıllarca "sınırsız istekler, sınırlı kaynaklar" diye geveleyeceğim zaten. Yok efendim insanların istekleri sınırsızmış da kaynaklar sınırlıymış.

İnsanlara ihtiyacı olmayan şeyi ihtiyaç gibi sunmak marifet ya ondan böyle değil mi? İhtiyaçlarımızı bile belirleyemiyoruz aslında. Hep bize ihtiyaçmış, olmazsa olmazmış gibi sunulan h peşinden koşuyoruz. Peki ne zaman dur diyeceğiz? Hiçbir zaman. Eğer dünyadaki bilmem kaç milyar insanı baz alırsak hiçbir zaman. Pardon, dünyada üst düzey yaşamı hakmış gibi kabul eden ve bunun gereklerini yerine getirmeden güç, şan, şöhret, para gibi günümüz sıfatlarına kavuşan insanları baz almam gerekiyor. Ki sizin ihtiyaçlarınız hiçbir zaman bitmeyecek. Çünkü "aç"sınız. Doymazsınız. Doymamalısınız.

Peki ya ben ne yapabilirim. Bilmem kaç milyon insanın yaşadığı bu şehirde peder beyimin gönderdiği üç kuruşla hem kendimi hem patronu hem de küçük halamı idare etmeye çalışan ben?

İnanın hiç bilmiyorum bu üçgenden nasıl kurtulacağımı. Pick two da yapamam. Pardon, ihtiyaçlar açısından bakıyorduk. Benim bir sürü odalı bir sürü tuvaletli lüküs bir evde yaşamaya ihtiyacım yok ki. Göt kadar bir odada hatta 1+0 bir evde bile kalabilirim. Babacım kompakt bir insanım ben. Zaten sırt çantamda zibilyon tane şey var. Hani dünyada sadece ben kalsam ve trafolarla AVM'ler benim olsa yine yaşarım. Sabah ekmek peynir akşam makarna yapar yine yaşarım. Ufacık bir insanım ben. Ağaç kovuğunda uyurum yahu. Bilmiyorum ama cidden büyük isteklerim yok benim. Sayısalı vursam ne yaparım diye bir düşünsek, sonuç kredi kartı borcumu kapatmak olurdu sanırım. Geri kalan parayı yıllık faizle bankaya yatırırım heralde. Ki yatıracağım para da tutturduğum para-300 lira olurdu.

Aç gözlü müyüm? Sanmıyorum. Daha fazlasını istedim ama onun için de "fırsatım olduğunda" kalıbını ekledim hemen. Yok yav 7 senedir aynı bilgisayarı kullanıyorum. Yeni yeni netbook alayım da bedeviliğime bedevilik katayım. Biraz daha bağımsız olayım dedim. O da önce kredi kartımı sıfırlarsam tabi. Aç köpek gibi harcamalar da yapmıyorum. Günümüzde övünülecek şey mi bilemedim ama.

Histen ve ihtiyaçtan bahsediyordum. İşletme dersinde gördüğüm ihtiyaçlar üçgeni (ya da öyle bir şey) ne diyordu? Önce giyecek, yiyecek, barınma. Sonra iş mevki cart curt, son olarak da kendini belli etme. Diye hatırlıyorum. Hani insan başını soktuğu bir çatısı, midesine tıktığı lokması ve mabadını örttüğü bir örtüsü olduğu sürece daha fazlası lüks gözüyle bakıyorum ben. Konuyla alakasız belki ama afetlerin gerekliliğini ve olması gerektiğini, insanların kırılması tüketilmesi gerektiğini savunuyorum. Ölen ben de olabilir elbette. Ne demiş üstad "Doğarken ve ölürken ateşi besleriz."

Hissetmek güzel şey. Gerçekten çok güzel. Seviyorum hissin her türlüsünü. Acı çekmenin bile kendine has bir güzelliği var. Tüm hisleri seviyorum. Sıkıcam hepsinin yanaklarını tek tek. Valla bak.

Hoşuma gitti bu yazı. Bunu yazının hoşuma gitmesinde yoğurt çorbasının etkisini de daha sonra anlatacağım.

8 Ocak 2010 Cuma

Her insan öldürür gene de sevdigini
Bu böyle bilinsin herkes tarafindan,
Kiminin ters bakisindan gelir ölüm,
Kiminin iltifatindan,
Korkagin öpücügünden,
Cesurun kilicindan!

Kimisi askini gençlikte öldürür,
Yasini basini almisken kimi;
Biri sehvet'in elleriyle bogazlar,
Birinin altindir elleri,
Yumusak kalpli biçak kullanir
Çünkü ceset sogur hemen.

Kimi pek az sever, kimi derinden,
Biri müsteridir, digeri satici;
Kimi vardir, gözyaslariyla bitirir isi,
Kiminden ne bir ah, ne bir figan:
Çünkü her insan öldürür sevdigini,
Gene de ölmez insan.

Oscar Wilde

6 Ocak 2010 Çarşamba

Sarhoş III

Alkolden de çakır keyflikten de soğutulmuştu. İçmenin bir anlamı yoktu sadece sarhoşken olan şeyler için. Artık bir son gerekiyordu ki yeniden başlasın her şey. O muğlaklık, kullanılmışlık, arka planda dönen cesaretsizlikler... Hepsine son veriyordu. Çünkü cesareti varken adım atılmamıştı. Ve şimdi ayıkken yalnız yürümekten hoşlanıyordu. Hayır, hayır. Seviyordu bunu. Çünkü bu iki dünya birbirinden ayrılmaya başlamıştı. Artık kararını vermişti. Kararını onaylatmak ve iradesini ortaya koymak kalmıştı sadece.

Durdu.

Bir sigara yaktı. Ve derin bir nefes çekti.

Turayı gördüğünde damarlarındaki tüm alkol dışarı atılmıştı.