22 Haziran 2010 Salı

Hayatın monotonluğuna alışmaya çalışır gibiyim. Ve sıkılıyorum. Bir noktadan sonra her şey yine aynı olacakmış gibi geliyor. Bir noktada hepsi düğümlenecek ve açamayacağım. Şarhoş nasıl ayakkabılarını zar zor çıkartır ve uyur, tıpkı öyle. Bir rutin için içinde yüzüyorum. Ve yüklerimin arttığını görükçe işin içinden nasıl çıkacağını bilemiyorum.

Tıpkı bir çığ gibi üzerime geliyor. Ve ben kayak yapmayı bilmiyorum. Matematik de bilmiyorum denklemlerimi çözebileyim. Tek bilinmeyen ve tek cevaba ulaşayım.

Sorumluluklarımı ben arttırdım. Ben arttırmak istedim. Çünkü üzerimde herhangi bir sorumluluk yok iken. Yani "yetişmesi" gereken bir şey yok iken ben vaktimin tamamını boşa harcıyorum. Sorumluluğum yok ise itici kuvvetim de yok. İşte yeni bir denklem. Fakat bilinmeyen az olduğu için bunu kendime yontabiliyorum.

Öyle bir noktaya geldim ki, hayatımda çeşitli umutsuzluklar var. Çeşitli çıkmaz, dar sokaklar var. Bunları yalnızken çözemiyorum. Bunu da tecrübe ettim. Ben konuşmadığında moral barı sıfıra inen biriyim. Ben iletişimi seviyorum. Fakat an oluyor konuşacak kimsem olmuyor. O anlar umutsuzluğu doruk noktasında yaşadığım anlar.

Bu yazıyı da sadece birkaç ay sonra okuduğumda "vay anasını neler değişmiş" veya "vay anasını satayım her şey aynı" demek için yazdım.

Eğer bir gün mutlak yalnızlığı yaşarsam ve kaybedecek hiçbir şeyim olmazsa Misty Marie Wilmot Drinking Game'i oynayıp kefen bezimi yanıma alacağım ve bir sonraki bölüme geçeceğim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder