29 Haziran 2010 Salı

Baban ölmüş, önemi yok. Annen ölmüş, önemi yok.Eşin ölmüş, önemi yok. Sevgilin intihar etmiş, önemi yok. Arkadaşların sırtını dönmüş, önemi yok.Sevdiğin en iyi arkadaşınla birlikte. Evde yalnız kalmanı engelleyen evcil hayvanın su kabından vodka içiyor, ölecek. Nefesin kokuyor. Çöp gibi kokuyorsun. Evin yok. İşin yok. Çöpler içinde yaşıyorsun. Kırıntılarla besleniyorsun. Kan bağının olduğu kimse yok. Sevdiğine tecavüz edip öldürmüşler. Kızını bir depoda yıllarca saklayıp her gün taciz etmişler. Hiçbir yeteneğin yok. Asalak gibisin. Baban gözlerinin önünde öldürülüyor. Arkadaşların yardım istiyor senden, fakat sen yardım edemiyorsun. Evin yanıyor. Evin depremde yıkılıyor. Yıllardır biriktirdiğin para banka soygununda yokoluyor. Evine hırsız giriyor ve bayıltılıyorsun. Önce tecavüz ediyorlar, sonra evi bomboş bırakıyorlar.

Bunların hiçbirinin önemi yok.

Hem de hiç önemi yok.

Bunların daha kötüsü başına gelse bile önemi yok.

Yine de nefes alıyorsun. Yine de yaşıyorsun. Yaşarken ölemezsin. Yaşarken acılarından kurtulamazsın.

23 Haziran 2010 Çarşamba

Tik tak tik tak



Kendini yeterince kandırırsan hayattan zevk alırsın ve mutlu olursun. Kendini olmayan şeylere inandırırsan gerçekleri unutursun. Tarihi ve zamanı birbirine sokarsan geçmişin birbirine girer ve içinden çıkamazsın. Unutmak garip bir şey olduğu zaman acı çekmezsin. Sabah 5 dk daha uyumak istemediğin zaman uyanmak için bir amacın var demektir. Konuşacak birileri varsa yanında yalnız değilsin. İnsanlara kendini açarsan, gizli duygularını ifşa edersen onu kullanırlar. İnsanlara kendini açarsan, gizli duygularını ifşa edersen ona ortak olurlar, seni anlarlar. Ve acıların diner. Ait olmadığın bir yerde yaşarsan mutsuz olursun. Kendine ait bir şeyler yoksa hayatında efektif bir şey koymamışsın. Yapmaktan gurur duyduğun şeyleri yaparsan mutlu olursun. Sevmediğin bir şeyi zorla yaparsan verimsiz olursun. Zorla kendine bir şeyleri entegre edersen bir yerden patlak verir. Kararlarını uygulamazsan hayatını kontrol edemezsin. Kıçını kaldırmazsan hararet yaparsın. Acı çekersen gelişmeye devam edersin. İnsanlara kendinden bir şeyler verirsen onlar da sana bir şeyler verir.

Sen yoksan hayat da yok.

22 Haziran 2010 Salı

Hayatın monotonluğuna alışmaya çalışır gibiyim. Ve sıkılıyorum. Bir noktadan sonra her şey yine aynı olacakmış gibi geliyor. Bir noktada hepsi düğümlenecek ve açamayacağım. Şarhoş nasıl ayakkabılarını zar zor çıkartır ve uyur, tıpkı öyle. Bir rutin için içinde yüzüyorum. Ve yüklerimin arttığını görükçe işin içinden nasıl çıkacağını bilemiyorum.

Tıpkı bir çığ gibi üzerime geliyor. Ve ben kayak yapmayı bilmiyorum. Matematik de bilmiyorum denklemlerimi çözebileyim. Tek bilinmeyen ve tek cevaba ulaşayım.

Sorumluluklarımı ben arttırdım. Ben arttırmak istedim. Çünkü üzerimde herhangi bir sorumluluk yok iken. Yani "yetişmesi" gereken bir şey yok iken ben vaktimin tamamını boşa harcıyorum. Sorumluluğum yok ise itici kuvvetim de yok. İşte yeni bir denklem. Fakat bilinmeyen az olduğu için bunu kendime yontabiliyorum.

Öyle bir noktaya geldim ki, hayatımda çeşitli umutsuzluklar var. Çeşitli çıkmaz, dar sokaklar var. Bunları yalnızken çözemiyorum. Bunu da tecrübe ettim. Ben konuşmadığında moral barı sıfıra inen biriyim. Ben iletişimi seviyorum. Fakat an oluyor konuşacak kimsem olmuyor. O anlar umutsuzluğu doruk noktasında yaşadığım anlar.

Bu yazıyı da sadece birkaç ay sonra okuduğumda "vay anasını neler değişmiş" veya "vay anasını satayım her şey aynı" demek için yazdım.

Eğer bir gün mutlak yalnızlığı yaşarsam ve kaybedecek hiçbir şeyim olmazsa Misty Marie Wilmot Drinking Game'i oynayıp kefen bezimi yanıma alacağım ve bir sonraki bölüme geçeceğim.

Shitty Author

Hayatın nasıl gidiyor?

Acı içinde, sevgilinle el ele, yokluk hissi hayatının merkezinde ya da binbir çeşit farklı tat ve his ile...

Her nefeste yaşıyorsun. Bazen ölmek istesen de yaşıyorsun. Günlerin geçiyor. An geliyor o kadar doluyor ki beynin, silmek istiyorsun. Fakat silemezsin. Her şey kocaman orada. Sevgilerin de acıların da. Ve taşmaya başladığı an ile eline kalemini an arasında yarım saniye var. Artık durduramıyorsun çünkü. Beynin kazan gibi. Ve sen yazdıkça hafifliyorsun. Yüklerinden kurtuluyorsun. Fakat unutmuyorsun, sadece başka bir köşede unutma olasılığın olmadan saklıyorsun. Kocaman surlar içinde muhafaza ediyorsun.

İster kurbağaların çiftleşmesini yaz ister üç boynuzlu leylekleri yaz ister kendinden ister kafanda bir evren yarat ve onu öyküle. Fark etmez. Ne yazarsan yaz, ne anlatırsan anlat, ne kadar dolaylarsan dolayla. Sonunda hepsi senin hayatına açılıyor. Yaşadıklarını ve hissettiklerini yazıyorsun. Yazılarının tamamında mutlaka bir "sen" oluyor. Sen istemesen de.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Buluttan Okyanusa



Yağmur yağıyor. Durmadan, dinmeden. Kara ile ilgisi yok. Toprağa düşmek, betonu ıslatmak, doğa kokmak istemiyor. Hedefi göl, deniz, okyanus. Suyu ıslatacak. Geldiği yere dönecek.

Köklerini arıyor. Kendini arıyor. Ait olduğu yere dönmek istiyor. Keşfe çıkmak istiyor. Yeniden huzurlu olabileceği bir yer arıyor.

Aidiyetini arıyor. Bunun için bulutlar yağmur olarak düşüyor. Arada bir bağ kurmak için, parmak uçlarıyla bile olsa ulaşmak için.

Bir an kendini kaybedip her şeyi unutmak istiyor öte yandan.

Ve bunu sadece denize değdiğinde yaşıyor. Bütünüyle dokunamıyor. Sadece ufak parçalarla ona ulaşabiliyor.

Ve nihayetinde yağmurun hiç dinmeyeceği bir günü arıyor.

Güneş yüzünü gösterdiğinde ise tüm acıyı yeniden hissetmeye başlıyor.

14 Haziran 2010 Pazartesi

Rebound'un Rebound'ı

Rebound;

Basketbol, Hentbol gibi sporlarda dönen topu kapma işlemine verilen isimdir.

Uzun süreli bir ilişki bittikten sonra oradaki yaraları kapatmak için yaşanan ilişkiye verilen isimdir.

Tıpta elin karna bastırılıp çekildiğinde ağrının artmasına verilen isimdir.

Bateri çalarken snare drum'a vurulduğunda bagetin sekmesine verilen isimdir.

Bisiklet maşalarında bulunan ve geri tepme hızını ayarlayan düzeneğe verilen isimdir.

Ekşi sözlükten biraz destek aldıktan sonra konumuza dönelim.

Ergenlikle beraber karşı cinse ilgi duymaya başlıyoruz. Bir çoklarının arasından çekip çıkarıyorsun daha sonra da. Farklı oluyor gözünde. -Aslında hiçbir şey farklı değil- Böyle bir çoklarını yaşıyorsun hayatın boyunca. Kimisi "çıkmak" oluyor, kimisi "takılmak" oluyor, kimisi "birliktelik" oluyor, kimisi "one night stand" oluyor, kimisi "fuck buddy" oluyor, kimisi "eş" oluyor, kimisi "yaren" oluyor.

Bu terimlerin üstünde daha önce de durmuştum. Bunları aftermath'i kafamı kurcalayan bu aralar. İster uzun olsun ister kısa ister tutkulu olsun ister romantik hepsi bitiyor bir gün. O hayatından çıkıp gidiyor ve bok gibi ortada kalıyorsun. Sonra yalnız hissetmeni takiben psikolojik olarak sığınmak istiyorsun. -bu farklı şekillerde olabilir- Ve sığındığın o korunak bir gün su kaçırmaya başlayacak. İçinde yaşamayacak hale geleceksin. Seni soğuktan, sıcaktan ve dışarıdan koruyamayacak. Kevgire dönecek çatısı. Ve sen taşınmak zorunda kalacaksın. Yeni bir sığınak bulmak zorundasın. Yeniden güvende hissedeceğin bir yer. Bir nevi kaçmak zorundasın. Bunu hayatının büyük bir kısmında yapacaksın. İstesen de istemesen de. Her zaman altında korunmak istediğin bir sığınak olacak. Ama hiçbiri asla senin kadar kuvvetli olmayacak. İçeri girerken omuzları ve boynunu eğeceksin, içinde iki büklüm duracaksın. Daha sonra çıkmak zorunda kalacaksın. Yenisini arayacaksın.

Senin için ideal biri asla yok. Olmadı da. Sen "o" olduğunu düşündüm sadece. Ve hepimiz bir gün bu maratondan yorulduğumuzda yalnız başımıza öleceğiz. O an bizi hatırlayanların sayısı da bir elin parmağını geçmeyecek.

3 Haziran 2010 Perşembe

Hepsi Aynı, Hepsi Farklı

Her gün onlarca binlerce insan çıkıyor karşımıza. Şişman, zayıf, gözlüklü, kel, at kuyruklu, beyaz, siyah, sarı, kızıl saçlı, sarışın, esmer, kumral, despot, megolaman, komünist, liberal, kapitalist, sosyalist, keynesyen, neo-nazi, yalnız, mutlu, üzgün... Buraya bütün sıfatları koyabiliriz. Hangisini isterseniz.

Peki kimlerin bunlara sahip olduğunu nasıl anlayabilirsin?

Gördüğün onlarca, binlerce kişiyi ilk görüşte hepsi belirli kategorilerde geliyor. Beyinde belirlenen bazı önyargılardan dolayı şekilcilik ağır basıyor. İnsanları ister istemez kategorize ediyoruz. Dinci, laik, ateist, aristokrat, burjuva, cahil, entel vb. İnsanlara yaklaşımımız da bu yönde oluyor. Onlarla iletişime geçeceğimiz zaman bunları kıstas alıyoruz. O önyargılarımız bize insanlarla iletişime geçerken kurcağımız dialogun temelini oluşturuyor.

"Merhaba" demeden önce aslında iletişim ve analiz başlamış oluyor.

Merhabadan sonra ise onu tartmaya, bilgi düzeyini ölçmeye başlıyoruz dış görünüşüyle kategorize ettiğimiz kişiyi. Bu sırada daha çok etiket ve kılıf takıyoruz kişiye.

"Ne zaman kendimizden bir şey anlatmaya karar veriyoruz? Ne zaman içimizi döküyoruz?" sorularına ise net bir cevap vermek mümkün değil. Belki hormonal belki psikolojik belki de sosyolojik orasını kestiremiyorum. Sahiden insanlarla neye dayanarak tanışıyoruz, nasıl samimi oluyoruz? Ortak hobiler, eğlenceler derseniz yemem bunu. Öyle bir şey değil arkadaşlık.

Arkadaş. dil olarak basitçe sözcük köküne indiğimizde karşımıza -daş eki geliyor. Geldiği kelimenin anlamının bir kitle için ortak olması durumu. Arka-daş. Adeta meydan muharebesinde sırt sırta dövüşmek.

Çok uzun bir süreç bu. Önyargıların en yüksek seviyede olduğu andan, önyargıların tabana vurduğu noktaya.

1 Haziran 2010 Salı

Her Şey Bir Otoportre

01/06/2010

Tek kollu çantaları sağ omzuma takar sol tarafımda tutarım.

Yuvarlak çerçeveli gözlük takarım.

Delik zar takarım sol bileğime.

Gömlek giyiyorum yaz kış.

Kendimi bildim bileli sırt çantası takıyorum. Sırt çantası takmadığımda eksik hissediyorum.

Hep bir inventory psikolojisi var bende. RPG'yi realiteye taşımak bu olsa gerek.

Geçmişim yok gibi. Çok az hatırlamak istediğim anım var.

Eskiden bir pencerem vardı, geceleri gizli gizli sigara içtiğim. Orayı çok seviyorum.

Eskiden sigara içtikten sonra yazı yazardım, harika bir histi.

5 senedir sigara içiyorum.

Yaklaşık 5-6 senedir alkol kullanıyorum.

Okulda hep vasat öğrenciydim. Her zaman çalışmak istemediğim için vasatı geçmedim.

Yaptığım işlerde çoğu zaman kendimi paraladım, baya üstüne düştüm.

Blog projeleri yürütüyorum.

2007'den beri blog tutuyorum.

Doğduğumdan beri kendi odam var.

Küçükken hatim etmediğim hayvan ansiklopedisi yoktu.

Lisenin son iki senesinde kopya çekerek teşekkür aldım. Hatta en sonunda takdir alacaktım.

Üniversiteye şansla girdim.

Ekosenin ve berenin yeri bi başka.

02/06/2010 güncellemesi:

Eskiden okey demeyi sevmezdim, hatta kıl olurdum. Onun yerine peki kullanırdım. Fakat şu an peki kelimesini sevmiyorum.

03/06/2010 güncellemesi:

Saçlarını kumaş parçalarıyla toplayan kızları çok çekici bulduğumu farkettim.

Şehirçi toplu taşıma araçlarında ayaktaysam ve yakınlarda biri inmek için yerinden kalkmışsa ve bu sırada oraya oturabilecek en az 3 kişi varsa 5 saniye kuralını devreye sokarım. Beşe kadar sayar kimse ayaklanmazsa pat diye otururum. Böylece o beş saniye insanların yüzündeki "acaba otursam mı?" telaşını görürüm.

04/06/2010 güncellemesi:

18 yıldır sadece birkaç ay gözlük taktım. Fakat bu sene yazın gözlük takmak istedim. Bilmiyorum sebebini. Fakat hoşuma gidiyor. Ve şunu düşünüyorum, "güneş gözlüğü varken insanlar gözlerinizi göremez. Böylece hislerinizi, sözlerinizi, mimiklerinizi gizleyebilirsiniz." sahtekarca. Fakat bunun için gözlüklere ihtiyaç mı var?

05/06/2010:

In Rainbows albümünün çıktığı sene Radiohead dinlemeye başladım ve müzik tadımın değiştiği dönemdir, o dönem.

İstanbul'a gelmem de hayatımın bir başka dönemidir.

07/06/2010:

Küçüklüğümde giydiğim kazakların hepsi bedenime oranla büyüktü. Hep büyük kazak aldım. Kollarımı saklardım kazağın içinde.

08/06/2010:

Eski evimde pencere kenarına geçip saatlerce dışarı bakardım. İnsanları seyrederdim kimi zaman. Kimi zaman düşünürdüm, hayal kurardım. Pokemon Trainer olurdum genellikle. İzmir Town'da geçerdi hikayeler. Badge alamazdım fakat dünyayı kurtarırdım. Pokemonlar uzun çalışardan değil de binaların arka bahçelerinden çıkardı. Onix'im vardı. En net onu hatırlıyorum.

Genellikle konuşma konusunda özürlüyüm. Yani sıradan konuşmalardan bahsetmiyorum burada. Konuşurken ağzımı açamam, fikirlerimi belirtemem. Daha sonra bu konuşmalar, dialoglar beynimde döner, düşünürüm sürekli. Ve "şöyle yapsaymışım, böyle deseymişim." diye düşünürüm ister istemez. Ama o an onları söyleyemediğim için kaybederim.

16/06/2010:

Eski yazılarım soru soruyordu. Sorular sorarak yazmaya başlıyordum. Artık çoğunlukla cevap vererek yazıyorum.

28/06/2010:

Anima, Sia, Katie Herzig ile tanıştığım için çok mesudum.

Ne zaman Sia dinlesem istisnasız içime eder, apoletlerimi düşürür, kabuğumu kırar ve savunmasız hissederim.