16 Aralık 2009 Çarşamba

Yaşam

Gözlerini açtı. Ağlıyordu. Süt istiyordu. Bir kaç saat önce götüne hayatının ilk şaplağını yemişti. Ve akciğerleri hava ile doluyordu. alışık olmadığı geldiği dünyada ihtiyacı olmayan bir şeyle temas etmek zorundaydı. İstese de istemese de. Ciğerlerini yakan oksijenden uzaklaşmak için annesine sokuldu ve uyuyakaldı.

Tekrar uyandığında yanında sevmek zorunda olduğu insanlar vardı. Annesi, babası, amcası, dayısı, kuzenleri... Maaile toplanmışlardı başında. Mıncıklamak için can atıyordu herkes. Sevildiğini hissediyordu. O an o soy içinde en değerlisi oydu. Gelecek kuşaklara dölünü aktaracak taze nesil. Ama şu an tek istediği süt idi.

Zamanla fark etti ki onların gösterdiği sevgi sadece yeni olmasından kaynaklanıyordu. Büyüdükçe sıradan biri olmuştu. Sadece ilk adımında, okulunun ilk gününde ve çıkan ilk dişinde eskisi gibi bir telaş olmuştu.

Artık o da kendini monotonluğun içinde görüyordu. Pek bir şey hissetmiyordu. Eski heyecanları yoktu. Hayal gücü hala taze ve köreltilmemişti fakat yine de kendini bir kalıba sıkıştırılıyor gibi hissetmekten alıkoyamıyordu. Her gördüğü taze geliyordu. Ama sonunda onlar da eskiyecekti.

Ergenliğinin belirtilerini hissetmeye başladığında okuldan soğuduğunu hissetti. Gününü gün ediyordu aklınca. Boş hayaller peşinde koşuyordu. Ya da kendi yolunu çiziyordu. Ailesi yanındaydı. Fakat ona yeterli gelmiyordu. Mutlu bir aile yaşamı olmasına rağmen boşluklar vardı asla ailenin dolduramayacağı.

Büyüdüm ben triplerine girip liseli olduğunda hayatın ne kadar büyük olduğunu fark etmişti. Ve delmesi gereken çok kaya vardı. Saçma sapan bir lise hayatı vardı. Haytanın önde gideni oldu fakat bu o an ona en doğrusu gibi geldi. Boşlukları dolduracak arkadaşlarının onlar olduğunu düşündü ve anne sütüne muhtaç olduğu gibi onlara tutundu.

Aslında onlar bir HİÇ idi. Dünya üzerinde milyarlarca insan yaşamasına rağmen hepsi kıymetli midir? Herkesin yaşamaya hakkı var mıdır ki? Kendince insanları hor gördü beğenmedi bayağı görmüştü. Kimileri gerçekten değersizdi. Dört sene boyunca kendini dünyanın üstünde bir tahtta oturuyor gibi hissetti. Sanki koca adam olmuş her şeyi çözmüş gibi. Sanki dünya üzerindeki her konuda guru olmuş, 80 günde Dünya'yı 360 farklı dereceden gezmiş gibi şişmişti egosu. Ta ki kendisinin de değersiz bir bok olduğunu görene kadar.

Sen değersiz iki ayaklı maymundan başka bir şey değilsin...

13 Aralık 2009 Pazar

Şarhoş II

Her şey spontane gelişmişti bu sefer. Beklemediği onca şey olmuştu son sarhoş oluşundan bu yana. Ve bu sefer sadece sarhoş olmak için içecekti. Eğlenmek için. Dertlerini zaten halının altında biriken tozlar gibi sıkıştırıyordu. Gerisi önemli değildi. İçmek için tek bir kişiye de bağlı değildi bu sefer. Neler olacağını asla kestiremezdi.

Ve içmeye başladı. Koymadı içtikleri. Ama eğleniyordu. Mutluydu, keyfi tıkırdı.

Birinci gayet normaldi.

İkincide afalladı.

Üçüncüde eşşeğin aklına karpuz kabuğu girdi.

Şarhoşluğun etkisi geçtiğinde sudan çıkmış balık gibiydi. Ve tek yapabileceği zaman bırakmak. Çünkü elinden bir şey gelmiyordu. Bekleyip görecekti. Tekrar sarhoş olup benliğini yitirdiğinde karşısına çıkanla konuşmaya başladığında...

2 Aralık 2009 Çarşamba

Nasıl bilirdiniz?

Ben kimim? Beni tarif etseniz "Hükümet konağını geç, Atatürk parkından sağa kır, 300 metre ilerdeki laz bakkala sor o söyler." demezsiniz demi? Peki ne anlam ifade ediyorum ben? Benim için? Senin için? Okuyanlar için? Tanıyanlar için?

Şöyle bir iki yorum bıraksanız şeker şukela olur yeminlen. İsterseniz login olmayın anon bırakın yorumlarınızı. Fark etmez Yeter ki Yorumumuz olsun.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Şarhoş

Atın ölümü arpadan olsun dercesine içiyordu. Aklında o kadar dert vardı ki onlardan tek arınabildiği zaman aralığı damarlarında alkol gezerken bilincinin zayıfladığı anlardı. Rahatlamak içmek istiyordu. Adeta bir trapez ustası gibi hissediyordu o zaman kendini. Tek fark ipin üzerinde değil kendi hayatı üzerinde yürümesiydi. Ayık olduğu zamanlar hayat daha acıydı. Oysa içerken her yudumda gerçekler biraz daha flulaşıyor, hayat biraz daha pembeleşiyordu.

O gün yine içmeye gidecekti. Hafiflemek adına. Ve yanındaki yeni bir yer bulduğunu söyledi. Yola çıktılar. Alkolün benliğini hafifleteceği duygusu onu mutlu etmeye yetiyordu. Sadece içmek ve arınmak istiyordu çünkü. Otokontrolünü hafifletmek, ağzına koyduğu kelime filtresini kaldırmak ve içinden gelen her sözcüğü dışarı dökmek istiyordu.

Oturup konuşmaya başladıklarında ise biten sigarasının ardından yenisini yakıyor. Bardağını yanındakinden iki belki de üç kat hızlı içiyordu. İçtikçe hafifliyor ne derdi varsa anlatıyordu. Aldığı cevaplar onu tatmin etmese bile içiyordu. Çünkü elinde sigarası masasında bardağı duruyordu. Her konuşmaya başlamadan önce bir yudum alıyor, cevaplar ona yetersiz geldikçe bir yudum daha alıyordu. Bir süre daha bu şekilde devam ettikten sonra duyduklarına aldırmamaya hislerine kulak vermeye başladı.

Bilinçleri ayarını bulup cennete bir adım daha yaklaştıklarını hissettiklerinde kalktılar ve yürümeye başladılar. Biri her gün içmek sarhoş olmak istiyordu. Fakat alkolün etkisiyle yanındakinin aklından geçenleri okuyamıyordu. Temiz hava almak ve sarhoş edebiyatı yapmak için sahile doğru yürüdüler. Deniz onlara uzak değildi çünkü onlar bir adada yaşıyorlardı. Martılar uçuyor, gemiler de irili ufaklı geziyorlardı etrafta.

Yorulduklarında oturacak bir yer aradılar. Denize karşı sigara içip bu ruh halini muhafaza etmek istiyordu. Bir bank bulduklarında oturdular ve seyretmeye başladılar. Sigaraların söndüğü görülmüyordu. Hissedemediği tanımlayamadığı bir his vardı içinde. Fakat alkolle karışınca aramasına gerek kalmıyordu. O nasılsa bir zaman sonra kendini belli edecekti. Ayılıp acılar bir bir yüzüne vurmaya başladığında...

Bir an mutlu olduğunu hissetti. Kendini farklı özel hissetti. Tıpkı herkesin siyah beyaz olması ve onun yeşil bir atkı takması gibi. O an benzersizdi. Hiç bitmesin istedi. Yeniden alkol bulup bu anı alkol şişesine koyup saklamak istedi. Ama elinde değildi. Zaman geçiyordu ve ayılıyordu.

Ayıldığında yalnızdı ve gerçekleri onu dört bir yanından dürtüyordu. Rahatsız edici bir şekilde. Aniden düşündü ki tekrar yanında birisi olması için alkol alması gerekiyordu.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Which One?



We are the angry mob
We read the papers everyday
We like who we like
We hate who we hate
But we're also easily swayed
[x9]




Said, if you want to call me baby
Just go ahead now
And if you'd like to tell me maybe
Just go ahead now
And if you wanna buy me flowers
Just go ahead now
And if you'd like to talk for hours
Just go ahead now




In the morning
You know you won't remember a thing
In the morning
You know it's gonna be alright

Are you really gonna do it this time?
Are you really gonna do it this time?
Are you really gonna do it this time?
Are you really gonna do it this time?

10 Kasım 2009 Salı

Eğer birini seviyorsan özgür bırak ve ayağına taşlar bağla. Kaçmaya çalışacaktır. Bir süre sonra bacakları çok güçlenecek. Taşları çözdüğünde çok yükseğe zıplayabilecektir. Dönerse müjde, bir çekirgeniz oldu. Dönmezse zaten hiç senin olmamıştı.
Cem Dinlenmiş Penguen Dergisi 2009/16

Now i'm dead!

Aslında ben hiç var olmadım. Hiç yaşamadım. Kendi adıma hiçbir şey yapmadım. Kafanızda bir Mert olgusu var fakat ben ne yaptığımı bilmeden yaptım. Kimin üzerinde ne etkim olduğunu fark etmeden etkiledim.

Ben yalnızken değersizim.

Çünkü herkes için farklı bir anlam ifade ediyorumdur herhalde. Ne yaptığımı kestiremiyorum bazen. Kontrol sezim pasifize oluyor. Ve hepinizin kafasındaki Mert olgusuyla var oluyorum. Kendimi tanımıyorum ve spontane yaşıyorum.

Eğer ben ormanda doğsaydım. Anamı babamı bile bilmeseydim ve hiç kimse ile konuşmasaydım. Yine de yaşamış olur muydum? Kimse beni hatırlamayacak, kimse için anlam ifade etmeyeceğim. O zaman da yaşamış olur muydum? Tamam insan sosyal bir varlıktır. Ona lafım yok. Lakin ben Heidi'nin büyükbabası olsaydım ve Heidi de eşşek cennetinde "free boat ride for 3" kazansa idi o vakit ne olacaktı? Beni kimse tanımaycaktı ve ben dünya için 'yok' olacaktım.

Dünya benim için ne ifade ediyor?

Tanıdıklarım ve onların hayatlarına yaptığım etki. Nasıl Venezuela'daki bir işçinin direkt olarak benim hayatıma bir etkisi yoksa benim de Hong Kong'daki bir pub'a katkım yok. (tabi kaos teorisini ve küreselleşmeyi işin içine katarsak ne komplo teorileri çıkar var ya)

Benim varlığımı pekiştiren ve oluşturan yegane unsur çevremdekilere etkim ise bunu genele vurduğumuzda çevremdekilerin bana etkisi ile bende şekillenen şeyler ve herkesin herkeste yarattığı etkilere bakılırsa muazzam bir mozaikle karşı karşıya kalıyoruz.

Lakin demem odur ki insanları etkilemekten memnunum. Ve etkilenmekten. İnsanız oğlum, konuşa konuşa sonuçta. Ben insanları etkileyebildiğim, hafızalarında yer edebildiğim ve hatırlandığım ölçüde var olduğumu düşünüyorum. Çünkü çevrem olmasa ne konuşabilirim, ne yazabilirim ne de konuşabilirim.

Yaptığımız her şey diğerleri tarafından pozitif ya da negatif bir reaksiyonla karşılansın diye yapılmıyor mu?

Hasta notu: AY BOĞAZIM! ÖLÜYORUM LAN! SİGARAYI BİLE IKINA IKINA İÇİYOM!

9 Kasım 2009 Pazartesi

Akşam Gazı

Ben gavur toprağında yaşamak istiyom. Ne kadar zor olabilir ki? İskandinavya yeter bak bana mesela. Zaten Avrupa toprağı her yer. Bayramda seyranda gönlümce gezerim Avrupayı. Yazları İngiltere'ye gider Alexisonfire, Enter Shikari, God is an Astronaut, Death Cab for Cutie konserlerine giderim. Bi de param da olur belki o zamanlar. Alamanya birası içerim. İskandinavya'ya giderken yanıma sele zeytin, beyaz peynir, turşu ve komikresimler.com arşivimi götürürüm. Ecnebi arkadaşlara göstereyim gülsünler. Sonra bir tane de 74 Volkswagen Beetle çakarım kapımın önüne. Kelebek camını açar yolları fethederim. Bir de oradaki internet de daha kalitelidir şimdi. Gavur memleketlerinde bölümler çıkar çıkmaz çekerim anasını satayım. Dragon Age'i 15 dk'da çekerim.Albümlerimi orjinal alır, ebay/amazon fag olurum.Tayyip davosa gideceği zaman ben de izin alırım işten. Giderim ve "hani gelmezdin itoğlu" derdim. Tabi orada adamların oturmuş bir ekonomileri vardır muhakkak. Yani bir iktisatçı olarak rahat masa başı bir iş buluruz heralde. Sonra evi imba yaparım. Ufacık ama turşucuk misali. Konsoldan geçilmez. Bir de tayinim çıkıyormuş Eureka'ya deniz aşırı falan ama giderim valla. Uçak eşşek üretirim orda. Bir de şimdi İskandinavya soğuk memlekettir. Orada kömür de yakılmaz, battaniyelerle ısınırız artık. Ama yaz kış soğuk ya terlemeyiz o nedenle TER KOKULARINA SON! Türkiye'den giderken bir de yanıma demlikle Rize çayı alacağım. Gavur çayı nolur nolmaz.

İyi saçmaladım yeter.

Hayal kurmak da parayla değil ya?

PS: GIAA'a sevgiler.

7 Kasım 2009 Cumartesi

27 Ekim 2009 Salı

Different Names For The Same Thing

Bu ne biçim iş

2 hafta önce death cab for cutie - i will possess your heath dinliyordum. Şimdi de Sia - Breathe me dinliyorum. İyi mi?

26 Ekim 2009 Pazartesi


Breathe Me

Sia | MySpace Video

Help, I have done it again
I have been here many times before
Hurt myself again today
And, the worst part is there's no-one else to blame

Be my friend
Hold me, wrap me up
Unfold me
I am small
and needy
Warm me up
And breathe me

Ouch

I have lost myself again
Lost myself and I am nowhere to be found,
Yeah I think that I might break
Lost myself again and I feel unsafe

Be my friend
Hold me, wrap me up
Unfold me
I am small
and needy
Warm me up
And breathe me

21 Ekim 2009 Çarşamba

18 Ekim 2009 Pazar

Kendimi tanımıyorum

Bugün güzide oyun ve teknoloji tedarikçimiz OverGame'den alt bostancıya doğru seyrederken aklıma geldi. OverGame'den çıkmış olmanın verdiği huzur, mutluluk ve kol ağrısıyla Bağdat Caddesinden aşağı yuvarlanırkene dank etti birden "kendimi tanıyor muyum? Nasıl tanıtırım? Abaca nasıl bilirler beni? Ya da dışardan nasıl görünüyorum?" diye bir düşünce buhranı aldı. Neyse girişi kısa kesemeliyim.

Hep öldükten sonra çevremdekileri ve hayatlarını izlemek istemişimdir nedense. (Arkamdan konuşursanız intikamcı ruhunuz yanı başınızda kas: )

Biri beni nasıl tanır ya da nasıl görünürüm?

Hayatımın belli dinamikleri var. İşte nerd geyikleri falan özetle. Ama 3th person shooter oynar gibi tepeden görmek istiyorum kendimi.

İnsanların aklında nasıl bir yerim olduğunu da merak ederim kimi zaman...

Fakat ben neyi iyi neyi kötü yaparım tam olarak bilmiyorum. Yerin dibine sokacak ve orda bırakacak kadar ağzıma sıçmalık mataryelim var elimde evellallah. Yalnız hangi işte kalifiyeyim ya da kotarıyoruz hiçbir fikrim yok lan.

Neyse ben yatanzi gençler. Hadin sağlıcakla...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Alıntılamaca

Bi şey alıntılayacağım zaman tarihini değiştirip üste taşıcam bu yazıyı ya da üşenmezsem vol olarak da giderim. Herneyse.

I've been looking for someone to believe in
Love me, again and again

Yağmur yağıyor herkese günahları kadar...

"Do they collide?"
I ask and you smile.

Hong Kong is present
Taipei awakes
All talk of circadian rhythm

This is a 44. caliber love letter straight from my heart.

13 Ekim 2009 Salı

Kısa bi gün

Her şey yok güzeldi lan bugün.

Dersler iyiydi, sıralarda iyiydik, okul sonrası iyiydi. Überdi lan her şey.

Üst merciiye haber vermeyince nerdesin darlaması yedik, tatilyanın orda inip hızlı hızlı yürüyeyim de geç kalmıyık dedim. Eve gelmesine daha çok varmış meğer. Topuğumun aynı yerine bi taş girdi topuğumun ellerinden öptü.

Bi de saman alevi gibi kızgınlığı ak. anlamadım gitti.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Asylum

Şeytan kesinlikle var olan en kötü şey değildir; ben onunla bir işim olmasını insanların pek çoğuyla olmasına yeğlerim. O anlaşmalarına yeryüzündeki pek çok dolandırıcıdan daha sadık kalır. Aslında ödeme vakti geldiğinde tam zamanında ortaya çıkagelir; saatin on ikiyi vurması gibi, o da kendisine satılmış olan ruhu alır ve paşa paşa evine, Cehennem'e geri döner. O yalnızca bir iş adamıdır. Olması gerektiği gibi.
J. N. Nestroy, Hollenangst

11 Ekim 2009 Pazar

7 Ekim 2009 Çarşamba

Bazen boğuluyorum

İşten gelmiş, günü/leri bok gibi geçmiş yorgun birinden daha kötü hiçbir şey yok. İnanın yok. İzmirdeki penceremi özlüyorum yeminle. Usul usul pervazına çıkıp gökyüzüne bakarak sigara içmeyi özlüyorum. Nedendir bilmem pek bi huzurluydu. Sheldon'ın dediği gibi "This is my spot." Eski yazılarımın çoğu da orda içilen sigaranın akabinde çıkmıştır zaten.

Ya bilmiyorum insanların neden bu kadar baskın kontrol ve denetleme güdüleri var. Koy götüne anasını satayım. Sürekli bir baskı bir denetleme.

Zaten param da yok. Metaliğe kurşun gidiyorum. Gevrek diyarından treasure chest bekliyorum. İçinden gold çıksın, short sword ve shield çıksın. Bir de potion çıksın. Full body restore istiyorum.

Ayrıca paralel hattın orta yerine splitter sokmak istiyorum.

Biliyorum bu sadece bi geçiş dönemi olacak. Öyle olmalı. Tekirdağa İstanbuldan yakın olmak istemiyorum. Ağzına sıçayım. Kendime gani gani yeterim ama yetemiyorum. Varlıklar = Kaynaklar dengesi tutmuyor. Bilanço denklemim yandan yemiş.

Genel muhasebeden ödevim var ve ödevi yapmak için 24 liraya kitap almam lazım. Ağzına sıçayım.

Arcana the mad o: oda olur koç
Arcana the mad o: hiç merak etme

Diyerek kapatıyorum yazıyı.

There is no dark side of the moon really. Matter of fact it's all dark

2 Ekim 2009 Cuma


i don't give a damn if i go to hell. Living everyday is already like hell. But i dont like idea of being killed by you guys. I came this far on my own strength. When i die, i will go to hell by my own hand.

Mugen


29 Eylül 2009 Salı

Bugün ve hemen yarın

Öyle böyle lak lak ediyorum ama mutluyum be. Bakalım bu ara ne yapıyorum ve kısa vadede ne yapıyor olacağım?

Terasa çıkıp çay sigara yapıyorum.

Okulla cebelleşiyorum. "Şansımı demek istiyorum"a tıklıyorum bol bol.

İstanbula alışmaya, eve yerleşmeye çalışıyorum.

Kredi kartı ile neler yapılır öğrenmeye çalışıyorum.

Paso çıkarıcam.

Yemekhane ucuzmuş.

Beylicon yapıcam. heh:

Para biriktiriyorum. Bilgisayar alcam. Umarım.

Yoyo alınacak.

Başka bir şey gelmedi şu an bu kadar.

Unutmadan baharda metucon'la ankaraya gidilecek. (finallere denk gelme lütfen)

28 Eylül 2009 Pazartesi

Bi boklar yiyecem ama du bakalım nasıl yiyecem. Okul başladı. Geçen hafta kendi penceremde son sigaramı içip yola çıkmıştım. Muhabbet kuşumu, odamı, düzenimi, ordakileri... Kalktım geldim okuldu, woi'du, beylicon'du, yeni düzen, yeni insanlar, yeni büyük bir şehir. Bilmiyorum ne bok yiyecem kestiremiyorum. Kaybola kaybola öğrenirim heralde.

Yapmak istediğim çok şey var listelesem mi bilemiyorum.

Çok fazla farklı yüz var.

Ve yeni bir hayat ne bok yerim, nerde sıçarım kestiremiyorum.

Burda yine kurulu bir düzenin üstüne geldim ve yine tam oturtamayacağım hissi var. Eve çıkmaya ise daha çok var. Para kazanmak nah geçinirim ben burda ayrı evde.

Ev arkadaşımı kendim seçemediğim gibi sigara yasağı da var statüko da.

Ha 3 ihtimal var o ayrı. Çok random bi şey olmazsa ona sadık kalacaz orası belli ama.

Neyse yatayım zaten kafamı toplayamadım. Ah bi de bilgisayarı yenilesem terasta göbek atıcam anasını satayım.

23 Eylül 2009 Çarşamba

Space

Zamanın geçmediğini ya da ayrı kesitlere ayrıldığını hissediyorum bu ara. Ya da öyle yaşıyorum. Ü. beş saat öncesi dün, sabah ise eveli gün gibi geliyor. Ne iş ben de anlamadım ama neyi ne zaman yaptığımı karştırdım yeminle.

Ama bugün okula gittim. Evimi taşıdım. Yeni bi düzen kurdum. 22.09.09'daki 13 saatlik yolculuğun öncesini ve sonrasını tüm detaylarıyla yeni sandalyemde İstanbul manzarası beri yanımdayken sigaramla beraber anlatacağım bugün ya da yarın.

PS: Sigaram bitmese bari az kaldı. Bi sigara almaya da 15 kat inip çıkamam valla.

18 Eylül 2009 Cuma

Bağımlıyız


Ota bağımlılıktan bahsetmiyorum. Hepimiz ama hepimiz bir boka bağlıyız. Vazgeçemeyeceğimiz çok şey var ve bunlarsız yaşayamaz konumdayız. Kılımızı kıpırdatmaya da niyetimiz yok. Hem ne gereği var ki? Kapitalizm olmasa bunların hiç biri olmazdı. Ne teknolojik gelişme ne de küresel ısınma. Düzen bir değnekse biz iki ucunu da tutuyoruz, ellerimiz bok içinde. Ama itirazımız yok.

İnsanlardan nefret ediyorum

Çünkü,

Acımasızdır. Kahpedir. Satar. Değersizdir. Duygusuzdur. Namussuzdur. Bencildir. Açgözlüdür. Vefasızdır. Bilinçsizdir. Koyundur. Güder. Güdülür. Sallar başını alır maaşını. Faşisttir. Komünisttir. Nazisttir. Marksisttir. Şekilcidir. Bilgisizdir. Abazadır. Ettir. İtibarsızdır. Cesaretsizdir. Kelepçelidir. Boştur. Anlamsızdır. Nedensizdir. Sualsizdir. Düzensizdir. Düzenlidir. Empatisizdir. Osurur. Bağımlıdır. Batıl inançlıdır. Her şey afyondur. Yargılamayı sever. Özgürlüğü arar. İncir yaprağını sever. Maldır. Cidden öküzdür. Göt heriftir. Komplekslidir. Bencildir. Egosu kabarıktır. Aptaldır. Aynayı pek sever. Şuursuzdur. Satar gider. Çin malıdır.

Çünkü,

Geni bozuk.

17 Eylül 2009 Perşembe

Gentlemen!

İstanbulu özledim lan. Şimdi fark ettim de. GENTLEMEN!

10 Eylül 2009 Perşembe

İstanbul ben geldim!

İstanbul’da yaşamayı seviyorum galiba. Bu yazıyı boğazı geçerken yazmış olmanın etkisi de yadsınamayacak sanırım. Seyir zevki var lan. Şehri gezmek acayip zevkli. Okumak da zevkli olacak diye umuyorum. Hoş bayramdan sonra bi offline’a bağlıcam okul koşturmasıyla ama du bakalım hoş olacak gibi.

Koca sene boyunca sınav için beni gazlayan birkaç kelime şunlar olmuştu:

Yeni, taze bi başlangıç. Yeni sosyalite. Yeni ve kendi düzenim.

Hoş yine akraba olacak çevremde (ve yeni yerleşeceğim için bi pimpiriklenme var) ama esnek olacaklarına eminim. Yani öyle hissediyorum.

Çevre yeni olmasa da aynı il sınırları içinde olmanın getirdiği bi yenilik var.

Bi yandan da akrabalar kadar (hatta belki de daha fazla) etkisi, faydası, katkısı olacak bu zurnaların. =p

Yeni düzen ve gelecek kaygılarımı da anlatırım ama vapur Beşiktaş iskelesine yanaşıyor.

Güzün de gelişiyle yeni hayatımda, yeni düzenimde bir huzur bir eğlence var.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Bedevi olduk lan

İstanbul, İzmir, İstanbul, İzmir, İstanbul.
Bari bahtımız açık olsun da kutup ayıları çıkmasın karşımıza.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Ay vin lan!


Harbiden ay vin!

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Dört teker üstünde hayatlar




Kimi insanların hayatı adeta on yerle kordineymiş gibi geçiyor. Mesela bi tanıdığım "şuraya şu yazıyı yazmam lazım, bunların yazısı da var, şurayı görüp incelemem gerekiyor. İzmire gideceğim ama istanbuldan da beni sorarlar. İzmirde olduğumu çaktırmamam lazım. blablabla" şeklinde yaşıyordu. Aslında çoğumuz böyle yaşıyoruz. Sürekli yetişme, yetiştirme çabası içinde otobüsler içinde sürükleniyoruz.

İzmir gibi küçük bir şehirde bile öss'ye hazırlanan bir gençi en iyi ihtimallerle düşünürsek; sabah okula yarım saat, akşam dersaneye gidiş 1.5 saat, geri dönüş 45 dk. Ne etti? 2 saat 45 dk. Az daha yuvarlayıp 3 saat de sen ona oyalanma falan. Bu da ayda 90 saat yapar ki o da 3.75 gün eder. Yılda 45 gün... Yani koca yıl içinde 1.5 ayın 4 teker üstünde geçmiş. Çok büyük bir zaman bu. Hele ki bunlar İzmir koşulları.

Ya çok büyük bir zaman israfı bu ya da bu yolcuğu çekilebilir hale getirmeliyiz.

Not: daha sonra karavanlar hakkında da bir yazı yaacağım.

6 Ağustos 2009 Perşembe

An itibariyle...


Hayatımda değişen tek şey damasız bileklik ve ikametimi istediğim yere taşıma. Sadece bu kadar. Hayat 1 dk'da mı değişir?

PS: Doğum günü hediyesi alayım bu herife diyorsanız ben size jpeg atayım siz onu tişörte basın. :F

4 Ağustos 2009 Salı




Yine bir boşluğu düştüm. Şuursuzca yaşıyor gibiyim. Boşlukta yuvarlanıyor gibi hissediyorum. Belki de sıcaklardan bunaldım. Güz gelmeli artık. Beremle kulaklığımla sararmış yapraklar basıp çatırtılarını hissederek yürümek istiyorum. Yanımdan geçen insanları seyrekmek, tepkilerini izlemek istiyorum.

Hava soğuduğunda berem bir numaralı aksesuvarım olur benim. Neden bilmem ama severim bere takmayı. Belki de kafamı sıcak tutuğu içindir. Ya da soğuğun içinde sıcağı hissettirdiği için yaşıyor hissi verir insana.

Eski silik bir anı geldi aklıma;

Ekim, Kasım gibi bir şey olacaktı takvim yaprağının gösterdiği tarih. Alsancakla Gümrük arasındaki en sakin en canlı yol olan sevgi yolu güzergahından yürüyordum. Yağmur yağmış yerler ıslanmış. Radiohead dinliyorum. Başımda bere elimde sigara. Ve dümdüz yürüyorum. Huzur bulduğumu hissetmiştim o an.

Hatırlamıyorum nedenini. Aidiyet duygumun tavan yapmasından da olabilir. Emin olamıyorum. Sadece yürüyordum boş ve düz yolda.

Üşümeyi seviyorum aslında. Yaşamı hissettiriyor. Heleki elim, burunum ucu, kulaklarım üşüyorsa daha mutlu daha neşeli oluyorum. Soğuk ama üşütmüyor. Aksine lokal serinlikle beraber bir sıcaklık getiriyor.

Hatırlamıyorum ilk ne zaman bulaştım bu bere işine ama babannem sağolsun kaybettikçe yenisini diktirdim. Ben kaybettim ertesi günü yünü aldı ve akşamına hazırlı yeni berem.

Öyle çok şatafat, şaşa sevmem zaten. Düz siyah bere. Bildiğin paçavra yani. İp parçası.

İzmirde doğup büyümemden kaynaklanan bir olay da hiç belime kadar onu geçtim bileğime kadar kara batmamış olmam. Götümü donduran bir kar kış kıyamet görmedim. Hiç denecek kadar az saysak bile.

Ama güzün tadı başka. Kimisi deniz kum güneş der durur oysa benim ne deniz ne kum ne de güneş üzerine heveslerim var. Soğuk olsun üşüyeyim yavaş yavaş.

Ve yeniden yaşadığımı hissedeyim.

PS: Çok dengesiz bir yazı oldu farkettim ama olsun artık.

...for cutie

I need you so much closer
I need you so much closer
I need you so much closer
I need you so much closer

2 Ağustos 2009 Pazar

Belli mi olur?

Çarşamba bildirdim tercihleri. Geç oldu haber verme mevzusu fakat anca baş başa kalabildik.

İstanbul ü. iktisat
Mar. ü. İkt
İÜ. Ekonometri
Dokuz eylül ikt.
DEU ekonometri

Diye gidiyor yamulmuyorsam işte.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Maybe, i can't fly

i just walk.

Bir mucize olmazsa ya da şansım yaver gitmezse İstanbulu kazanamıyorum. Ya da belli mi olur çat diye girerim. İşte o zaman çok iyi olur.

Mucizeler aslında hayallerden ibaretse. DEU iktisat beni bekliyor. Artık evden kampüse yürüye yürüye giderim.

26 Temmuz 2009 Pazar

I want this shit!


Bu stickerı bana doğum günümde hediye etsenize. 6 Ağustosa pek kalmadı nasılsa. =p

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Yakında poketopuna gireceğim!

Geçen gün rüyamda pokemon evreninde/ds üzerinde pokemon evreninde dolanıyorum. Karşıma önce charmeleon çıkıyor ultra ball yağdırıyorum. Yakalayamadan kaçıyor. Squartle çıkıyor (kamina gözlükleriyle) ultra ball'lar onu da yakalayamıyor. En son balbasaur çıkıyor. O da 3. sallanmada kaçıyor. Hepsi kaçınca bir sinirle uyanıyorum/ds'i kapatıyorum.

Evet bu bir rüya. Bana neler oliy?

24 Temmuz 2009 Cuma

Luv? WTF?




Nedir şu canına yandığımın mevzusu? Yolda el ilanı dağıtan kıza, o elindeki ilanı tanıtırken etkilenmek mi? Ya da juggling zone'da çevirten kıza "Hmmm" yapmak mı? Yoksa muhabbetin dibine vurup bir aylığına yurtdışına çıktığında özlemle karışık romantizme boğulmak mı? Yoksa Ace'in dediği gibi mi? Yoksa Dual Can'ın dediği gibi mi? Yoksa hiç biri mi? Belki de ortaya karışık? Who Knows?

Ya da olay Ikari Gendo duruşundaki parmakları biraz daha açıp bir elin sen bir elin o olması ve birleşen dıştaki boğumlar "ortak payda" olması ve senin elinin sana kalan boğumlarının "birey olan sen" diğer elin boğumlarının ise "birey olan o" olması mı?

Neticede eğer her an göt göte yaşarsan sonun başlangıcı fitilini kibrit değil zippo ile yakmış oluyorsun. İster bir hafta ister ay ister bir yıl ya da daha fazla sürsün bu göt götelik ortak paydaları da sömürüyor. Anlatacak yaşanan kalmıyor. Ne sende o onda.

Bir araya geldiğinde ise hem özlem duyuyorsun hem de "şu gün gelse de ona şunları şunları anlatayım" diye düşünüp duruyorsun.

Hayattaki tek amaç bu boşluk içinde aç kalmamak, götün sıcak bir yerde uyumak ve eğlenmek. Hayat standartını ayarladıktan sonra fuzuli harcalamaları radikal reformlarla kontrol altına alabilir ve babalar gibi eğlenebilirsin.

Sen ne yapmaktan hoşlanıyorsun? Hoplamaktan mı? O ne yapmaktan hoşlanıyor? Amuda kalkmaktan mı?

O zaman sen hopla o da amuda kalksın. Yan yana olduğunuzda da amuda kalkıp hoplayın. Böylece "ortak payda" olgunlaşır.

Eğlence olgusuna dönecek olursak da xx'le olan eğlecelerde y kromozomu ağır basmasın lütfen. Romantik eğlence olsun. Anlatmaktan dilin kuruduğunda dizine yatıp dinle ve o an senin için romantik eğlence başlasın. Günü batışında elini tutuyor olmaktan öyle mutluluklar duy ki kendi içinde yüzüne bakıp gülümsediğinde o da aynı şeyleri hissetsin. Eline daha sıkı daha kuvvetli sarılsın. O ince kırılgan parmaklarıyla...

Her omuz omuza sohbetten sohbetten sonra "zorunluluktan ve o öyle istiyor" diye değil, sen bunu söylediğinde mutlu olacağın için ve o da senin mutluluğudan mutlu olacağı için ufak bir "teşekkür et" çünkü hem xx hem xy karşılıklı olarak ortak boğuma çıkmak için diğer boğumun üzerinden geçiyor. Çeşitli "bireyselliklerden" vazgeçip tırmanıyor.

Rotamızı üçüncü tekil kişilere çevirelim;

Dışardan fevkalade görünen ilişkiler içerde çok büyük fırtınalarla ilerleyebiliyor. xx, xy'yi ya da xy xx'i kendi boğumlarına çekmeye çalışıyor. Bir tepenin diğer tarafına geçer gibi diğer boğuma atlamak içinse kendi boğumundaki düğümleri ve halatları söküp diğer tarafa ilmeklemen gerekiyor. O zaman da yazının başında bahsettiğimiz kısır döngüye yüz tutuyor ve halatlar fitil oluyor.

Dışardan gayet kötü ve uyumsuz görünen xx ve xy'ler ise kimi zaman boğumları ve ilmekleri o kadar iyi ayarlıyorlar ki boğumlarına olan ihtiyacı bilip ona göre davranıyorlar. Daha kuvvetli ve daha tutarlı devam edebiliyor bu şekilde yan yanalık.

-ebiliyor çünkü kesinlik olamaz. Belki üst boğumda bir oynama ya da alt boğumda ufak bir balans ayarı -her iki fraksiyon için de- dengeyi bozup Jenga'daki gibi başından aşağı yıkılabiliyor.

Amaç boğumları birbirine karıştırmayıp heterojen karışımı yakalamak. Ne göt göte mırç mırç giden yavşak bir ilişki -ki bu yan yanalık olamaz- ne de üst boğumlardan yukarı çıkıp tırnakların değmesi ve görünürde bir birliktelik olması. Bir boğum değecek ama iki boğum ı-ıh.

Şimdi biraz daha harcore bir roto çeviriş;

Ulan cinsel dürtüyse işin sadece, o kadar para yedireceğine işinin ehli zibil gibi hem kriz döneminde daha ekonomik.

Ayrıca öpmesen de elini tutamasan da yine de ona aidiyet duygusuyla yaklaşıyorsan o uzaktayken "birini bekliyorum" diyorsan onun verdiği 5 kuruşluk bir zımbırtıdan bile yüzlerce anı canlandırabiliyorsan gözünün önüne o zaman içten içe sen, onun boğumunu kendi boğumuna dikmeye başlamışsındır. Yavaş yavaş, sindire sindire, kendinin bile haberi olmadan.

*Gazlayanlar;

Arhan, Can, Diego, Mert is Mert

(Alfabetik sıranın gözünü seveyim)

**İlhamlayanlar;

Bu yaşıma kadarki oksijenli ortamda soluk almış zibilyon insan gözlemi

***Playlist;
Radiohead, Avril Lavigne (Who Knows)

Biterken Radiohead I Might Be Wrong

**** Blog makara kukara olmasın arada yazmak lazım.


22 Temmuz 2009 Çarşamba

2. dk rahat bırakın lan!

Bazen kendimi soyutlamak istiyorum. Ne bulaşayım ne edeyim. Bana da bulaşmasınlar iki dakika kafa dinliyim. Bi rahat lan!

Evet, konu evdekiler özellikle de kardeşim. Bazen daraltıyor. Sabahtan beri uğraşacaklarım var bilgisayarla fakat bölük pörçük olunca bi boka benzemiyor. Ne izlediğim Supernatural 1. Sezon finalinden bi şey anladım, ne de bi haftadır götümü yırtıp başlamak istediğim Lucky Star'a başlayabildim.

Evet, İstanbuldan getirdiğim dvd'lere hala dokunamadım ve karman çormanlar. Sanırım öylece bırakacağım.

Zaten yeni mause almışlar göt kadar elime sığmıyor kasıla kasıla kullanılıyorum.

Ve evet taktım kulaklığımı açtım Wire to wire'ı "alın lan soyutluyorum kendimi demek istiyorum. Bi nefes alayım lan daraldım. Ha evet kafam da attı biraz.

Evet, sevindirici bi yan var o da geceler benim oh uyuyunca kafa dinlerim.

Evet, bir başka sevindirici yan ise tercihlerden sonra ist, izmir ya da muğla, sakarya, kocaeli diye giden bir tercih sırası ile (büyük olasılık ilk ikisinden biri olacak) kanatlarımı açıp kabuğumun tuğlalarını ya da odun borularını kendim birleştireceğim. O zaman bir nebze bile olsa kendi düzenim olacak ve bu kadar kasılmayacağım sanırım.

Nefes alamadım gün boyunca desem yeridir sanırım. Ha tamam çocuk saracak bana özlemiş ama bunaldım yahu. Gece yoldayken ne güzeldi oh kafayı koymuşum Wire to wire root'ta misler gibiydi valla.

En iyisi akışına bırakıp sabretmek hocam. Zamanla yoluna girecek toparlanacak. Yazarken de rahatladım gibi. Oh. Şimcik Lucky Star izliyim rahatlayabilirsem.

PS: Kötü hissettim lan bi an.

İzmir Change log

-Google Chrome kullanılmaya başlandı.

-Windows live messenger kuruldu.

-Supernatural 1. Sezon bitti.

*Animeler dvd'ye yazılacak. H:\ Toparlanacak.

Gevrek! Boyoz! Çiğdem!

İzmir'e geldim. Bilgisayar pörsümüş iyice yok güncellemesiydi yok dvd düzenlemesiydi yok animesi dizisi öss'si kitapçığı çok iş var çok. Bi de sosyal varlık olmak var çık dolan falan vakit az planlamam lazım. Sonra da buraya bir change log düşeriz gari.

Sabah da bir gevrek yemişim vay anam vay!

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Rock'n Coke 2009 Pazar günü

Ehm. Sabah 7.15'te kalkıp duşa girdim ve evden çıktım. İskitakamet 4. Levent ordan da Kozyatağıydı. Fakat 4 Levent - Kozyatağı otobüsünü 10 dk ile kaçırınca 1 saat sırf otobüs bekledim. Bu sırada R-huN insanı uyanmak bilmedi. Kapılarının önüne geldim, zile abandım, anca uyandı da açtı. Herneyse bi şeyler atıştırıp çıktık.

Bostancıya yürürken yetişemeyeceğimizi farkedip aptal parası verdik dolmuşa. Bostancıda Kolombus ve arkadaşıyla buluştuk ve İstanbul Park otobüsünün kalkmasını bekledik. O sırada "Eheeyyt yoyo" derken breakaway'im dengesiz kaçınca Arhan beyin gözüne oturttum.

Otobüsün kalkamsına 10 dk kala su almaya koştuk ve kondşsyonun sıfır olduğunu farkettik. Otoüse yetişip bindikten sonra manzara şoförün arkasındaki ikili ve yanındaki tekli boştu. Kolombus "abi biz dört kişiyiz" dese de benim kıvrak bir haraketimle tekin yanındaki çıkıntıya oturmamla problem çözüldü. Yolda açtık DS'leri pokemon oynadık. Şaşırmadık da bunu yaptığımıza.

Ve geldik İstanbul Park'a dolan allah dolan bir giriş ve kontrol macerasından sonra içeriye girdik. İlk dikkatimizi çeken Coca Cola Zero sahnesindeki Rockband'di. O esnadaki grup hatasız çalıyordu koptuk eğlendik. Fakat sonrakiler cırt çıkınca alanı turlamaya başladık.

Yaşamsal faaliyetleri gidermek için her türlü mekanın olduğu kocaman bir otoparktı bulunduğumuz yer. Bakındık ettik ne var ne yok sonra daldık alternatif sahneye. Allernatif sahnede Proudpilot isimli 3 kişilik bir grup vardı enfesti. Mest olduk kendilerine. Onların bitimine yakın çıkıp ana sahneye gittik. Fuat çıktığında "O yea man" yapacaktık. Ana sahnede D2 vardı ve adamlar ana sahne aksiyonları için hafif bir ısınma turu oldu bizden yana. Ordan hop Fuata gittik. Adam arada iyi laf geçirdi takdir ettik.

Cold War Kids çıktığında arsızlık ettik biraz bakıp kaçtık ve alternatik sanhnenin arkasındaki juggling zone daldık. Yoyolarımızı çevirirken sıcakta kavrulduk. Hoş eğlenceliydi yine de. Dinlenmek istediğimizde tam karşımızdaki gölgelere çöktük. Oturup izlerken devil's stick oynayanları takdir ettik, kimini görünce iç geçirdik "Ne güzel beceriyorlar diye" fakat ben kimi zaman daha bir farklı iç geçirdim. Of of.

Tam dinleniyoruz oh derken Kolombus'un arkadaşı "lan gelin hadi Manga vs. Cartel!" dedi ve ağır ağır sahne önüne doğru yaylandık. Performans cidden iyiydi ve adam akıllı dağıttığımız ilk performans onlarındı. Sonunda şaftımız kaymış biçimde yemek yemeliyiz dedik ve ucuz doyurucu bir şeyler aramya başladık.

Yemeğimizi yerken Hayko çıktı. Kulak kabarttık sadece. Piknik masalarında otururken önümüze birden fanta düştü. Winrar oldu.

Razorlight'da sahnenin sağ tarafına kurulduk. Hafif nahoş bir şekilde keyfleniyorduk. Sonra birden vokal aşağı indi geldi toka yaptık bir güzel. Hemen ardından Wire to Wire'ı çaldı saygı duyduk.

Biraz daha dinlenmeliyiz dedik Razorlight'tan sonra ve kendimizi betonun koynuna bıraktık. Kaiser Chiefs'i oturup dinlesek mi yoksa önlerden yer kapmak için yardırsak mı diye düşündük ve daldık aralarına gidebildiğimiz kadar gittik. Vokal, adamı resmen çoşturdu etkileşimli bi konser verdi. Hop hop hop eğlendirdi.

Ve Kaiser Chiefs bitti sıra Linkin Park'a geldi. Tahmin ettiğimiz gibi kimse kıpırdamadı biz de ıgh'laya ıgh'laya aralardan sıyrılmaya çalıştık. Bir yere kadar tabi sonrası nafile.

Razorlight sırasında şöyle bir diyalog geçmişti:
R-huN: Acaba Linkin Park açılısı neyle yapar?
Ben: Abi ben Given Up hatta Wake'den ufak bi tıngırdatıp öyle bağlarlar.
R-huN: Bleed it Out da olabilir ama
Ben: Tamam abi çıkınca görelim

Ve açılış Given Up'la oldu. Sonra saymadım ama baayyya bi şarkı çaldılar. Hepsine eşilk ettim tabi boğazım da patladı. Kapatırken Bleed it Out dediler ve gittiler. Fakat kalabalık gitmedi. Lay lay lay lay lay lay lay lay lay laa ooo Linkin Park nidalarıyla adamları getirtip 3 şarkı daha söylettik. Ve hiçbir tarafımız tutmaz halde evin yolunu tuttuk.

Bence Linkin Park apışıp kalmıştık burdaki kitlelerine ve İstanbul Orz şeklinde kalmışlardır. Ki bunu sahnede de yaptılar.

Ve LiT gözümde sıfırdır artık Live in İstanbul var çünkü kanlı canlı.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Benim başım kel mi?

R-huN'ın Pokedex'ini bitiririz de benimkini bitiremez miyiz? Hodrimeydan. Bitirdim ulan. Gidip National Pokedex'imi alcam sonra da Charmender yakalamak için kascam. >_>

17 Temmuz 2009 Cuma

Geleceğe dair planlar listesi v0.2

Bu da zengin para babası olup puro tüttürürken yapacaklarımın -hayallerin- listesi olsun, güncel olsun, hoş olsun.
-Londra
-Okinawa
-Shibuya istasyonu (ve Death Note köpek heykeli xD)
-İsveç kasabaları
-Scribllenauts 2'nin tanıtılacağı E3 =p
Kafa dağınık. ._.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Bu da alışveriş listem olsun v0.3

-Lyn Fury yoyo
-İdare edecek kaliteli bi kulaklık
-Rock'n Coke (alındı)
-Laptop Packard Bell TJ65-DT-003TK
-External HDD min 1 TB
-EZ Flash
-Anime figürlü mug, tişört bastırılacak
-Papercraft
-Scribblenauts
-2. el Wii ve mosion plus, bol bol wiimote
-Play Station 2 tabi ki 2. el

Ve tabi ki güncellenecek.

14 Temmuz 2009 Salı

Evet>Cake is lie

Evet! Büyük anket bitti! Ve kazanan Evet oldu. Şimdi Evet'e dönüyoruz. Evet ne diyeceksin Evet:
Anket iyi başladı. Karşılıklı oylarla durum dengede devam etti. Ta ki son güne kadar. Son gün oyuyla liderliği göğüsledim. Mutluyum huzurluyum.
Okurlara söyleyeceğin son bir şey var mı Evet?
Cake is a lie!
Ve blog'umdan memnunlarmış takip edenler. :3

13 Temmuz 2009 Pazartesi

İş, güç ve Pokedex

İşimiz gücümüz yok R-hun'ın Pokemon Platinium'daki Pokedex'ini tamamladık. Yok tercihmiş, yok yoyoymuş, yok bilmem neymiş. Hiç biri dolu Pokedex gibi değil

12 Temmuz 2009 Pazar

I... CAANN...FLYYY!!1 Ehm. WIIIIN!!


Marmara ya da İstanbul İktisat istiyorum ama en kötü olasılıkla DEU İktisat olur yani.

Epic Win!


Evet, bunu yaptım!

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Papercraft


'Bu elimde gördüğünüz kağıt!' kalıbıyla girecek olursam hoş, afili, emek isteyen ama pek ala 'Elcağızlarımla yaptım' dedirten bir uğraş. Google'layınca pek çok site çıkıyor karşımıza. Ayrıca anime karakterlerinden tutun da DS'e kadar her şeyi yapılıyor.
Yapmak ise pek basit. Yine internette bunların kalıpları bulunuyor. Tek yapmanız gereken belleğinize telefonunuza bir veri aktarma cihazına atıp fotoğrafçı baskıcı neyin bir yerden yazdırmak. O kadar. Sonra uğraşın bakalım.
Düşünmüyor değilim aslında.

25 Haziran 2009 Perşembe

Eureka Seven


Ortalama bir kasabada dedesiyle yaşayan Renton Thurston'ın tek isteği idolu olan Holland lideri olduğu Gekko State'e katılmaktır. Ray=out dergisinin kapağında Holland'ı görünce ona olan saygısı daha da kuvvetlenir ve bir gün o toplulukta olmak için daha çok güdülenir.
Dedesi gibi iyi bir mekaniker olmak için çok sıkı çalışan Renton'un garajının üzerine bir gün bir LFO (Light Finding Operation) düşer. LFO pilotu Eureka, Axel'den (Renton'un dedesi) mecha'yı tamir etmesini ister. Eureka'nın yerini öğrenen askeri birlikler hemen peşine düşerler. Axel, Renton'u Eureka'ya yardım etmesi için bir parça verir ve dedesinin yanından ayrılıp Eureka ile gitmeye karar verir.
Don't ask for it. Go out and win it. Do that and you'll be rewarded.
Seriden bağımsız hoş fotoğraflar;

24 Haziran 2009 Çarşamba

Elin gavuru.

Yapıyor valla.
Bende şans olsa anamın karnından japon doğardım.
Şu sitelerine bir baksan sanırsın ki adamların hayatları geyik.
http://www.zokei.ac.jp/opencampus/main.html

Ehm

Çat pat, günlük, anlık ne dinliyorsam, ne izliyorsam, ne yaşıyorsam onu yazacağım. Yani eski blogdan farklı olacak bu sefer.

Sıcaklardan toparlanayım faal bir blog olacak diye umuyorum burası için.

Beni takip edin olur mu?

20 Nisan 2009 Pazartesi

-Onu çok seviyorum… Onu görünce yüzüm kızarıyor… Elim ayağıma, dilim damağıma dolaşıyor… Onu görünce çok seviniyorum… Ayaklarım yerden kesiliyor, kanatlanıp uçuyorum.
-Onun haberi var mı peki bu durumdan… Ona açıldın mı?

Biz gençken, öğrenciyken, aşıkken, birine gönül düşürünce ‘açılmak durumu’ devreye girerdi… Her şey apaçık ortadayken, kıymetline açılırdın… günlerce karnın sancırdı, başın ağrırdı, heyecandan için pırpır ederdi… ‘açılmak’ demek, ‘arkadaşlık teklif etmek’ demekti… Yani zor bir işti…

Ve hemen imdadımıza şair Nahit Ulvi Akgün’ün ‘birisi’ isimli o nefis şiiri yetişirdi:

Bir var aramızda
Senin bakışından belli
Benim yanan yüzümden
Dalıveriyoruz arada bir
İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki
Gülüşerek başlıyoruz söze
Bir şey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şet var aramızda
Senin gözlerinde ışıldıyor
Benim dilimin ucunda

Biz gençken şiir okuyarak aşk ilan ediyor, açılıyorduk birbirimize… sonu şiir gibi bitmese de çoğu zaman, şiirden medet umuyorduk gönül sancımıza
Biz ‘açılmak’ diyorduk o masum küçük gönül yangınlarının çıkardığı çıtırtılara… şimdi ‘çıkma’ ‘flört etme’ filan…

‘çıkmak’, ‘flört etmek’ durumunda da şiir var mıdır bilemiyorum… ama ruha ciladır şiir, insanın kapılarını pencerelerini kırarak açar, kalbe bol ve temiz hava dolmasını sağlar.
Şimdinin teknolojik araç-gereç zenginliğinde belki de modası geçmiş bir durumdur bu ‘açılmak’ ve şiir sanatı… ancak karşılık görsün görmesin açılmak durumu’nda gizli ve masum bir var olma hâli vardı… çıkmak’ta ise daha fazla şeyler var… açılmak’ta yatay bir çıkma, çıkmak’ta dikey bir açılmak vardır belki de… belki ikisi de aynı kapıya çıkıyordur kim bilir… herkesin gönül hizasında…

Herkes kalbi ve hayal gücü kadar seviyor, açılıyor veya çıkıyor… ve sonuçta fazla açılınca boğuluyorsun, çok çıkınca da düşüyorsun bir gün… hem bu müthiş duygu hatrına değil mi zaten, hala sürüyor ve hiç bitmeyecek bu macera:

Bir şey var aramızda
Senin gözlerinde ışıldıyor
Benim dilimin ucunda

Met Üst 2009/16