18 Şubat 2010 Perşembe

His.

tıp tıp tıp tıp

Kafamı kaldırıyorum ama damlaları göremiyorum. Fakat hissedebiliyorum. Islatıyor.

Etrafa bakıyorum göremiyorum. Fakat hissedebiliyorum. Rüzgar tenimi yalayıp gidiyor.

Kulaklarımı tıkıyorum. Fakat hissedebiliyorum. Konuşuyor.

Gözlerimi kapatıyorum. Fakat hissedebiliyorum. Bakıyor.

Bedenimi kapatıyorum. Fakat hissedebiliyorum. Dokunuyor.

Hissetmek için hiçbir şey yapmama gerek yok aslında. Sadece hissetmek yeterli. Hissizleşip odaklanmak. Öylece durup hissetmek. Sürekli bir şeyler yazılıyor, çiziliyor, anlatılıyor. Hepsini hissetmek imkansız ise nası yakalayabilirim. Nası maratonda öne geçebilirim. Seçici olup ihtiyacım olana önem vermeliyim belki de. İstediğim şeylerin üstünde durmalıyım.

Fakat neye gerçekten ihtiyacım var? Ne gerçekten elzem? Bunları ayırt etmek o kadar kolay mı?

Yıllarca "sınırsız istekler, sınırlı kaynaklar" diye geveleyeceğim zaten. Yok efendim insanların istekleri sınırsızmış da kaynaklar sınırlıymış.

İnsanlara ihtiyacı olmayan şeyi ihtiyaç gibi sunmak marifet ya ondan böyle değil mi? İhtiyaçlarımızı bile belirleyemiyoruz aslında. Hep bize ihtiyaçmış, olmazsa olmazmış gibi sunulan h peşinden koşuyoruz. Peki ne zaman dur diyeceğiz? Hiçbir zaman. Eğer dünyadaki bilmem kaç milyar insanı baz alırsak hiçbir zaman. Pardon, dünyada üst düzey yaşamı hakmış gibi kabul eden ve bunun gereklerini yerine getirmeden güç, şan, şöhret, para gibi günümüz sıfatlarına kavuşan insanları baz almam gerekiyor. Ki sizin ihtiyaçlarınız hiçbir zaman bitmeyecek. Çünkü "aç"sınız. Doymazsınız. Doymamalısınız.

Peki ya ben ne yapabilirim. Bilmem kaç milyon insanın yaşadığı bu şehirde peder beyimin gönderdiği üç kuruşla hem kendimi hem patronu hem de küçük halamı idare etmeye çalışan ben?

İnanın hiç bilmiyorum bu üçgenden nasıl kurtulacağımı. Pick two da yapamam. Pardon, ihtiyaçlar açısından bakıyorduk. Benim bir sürü odalı bir sürü tuvaletli lüküs bir evde yaşamaya ihtiyacım yok ki. Göt kadar bir odada hatta 1+0 bir evde bile kalabilirim. Babacım kompakt bir insanım ben. Zaten sırt çantamda zibilyon tane şey var. Hani dünyada sadece ben kalsam ve trafolarla AVM'ler benim olsa yine yaşarım. Sabah ekmek peynir akşam makarna yapar yine yaşarım. Ufacık bir insanım ben. Ağaç kovuğunda uyurum yahu. Bilmiyorum ama cidden büyük isteklerim yok benim. Sayısalı vursam ne yaparım diye bir düşünsek, sonuç kredi kartı borcumu kapatmak olurdu sanırım. Geri kalan parayı yıllık faizle bankaya yatırırım heralde. Ki yatıracağım para da tutturduğum para-300 lira olurdu.

Aç gözlü müyüm? Sanmıyorum. Daha fazlasını istedim ama onun için de "fırsatım olduğunda" kalıbını ekledim hemen. Yok yav 7 senedir aynı bilgisayarı kullanıyorum. Yeni yeni netbook alayım da bedeviliğime bedevilik katayım. Biraz daha bağımsız olayım dedim. O da önce kredi kartımı sıfırlarsam tabi. Aç köpek gibi harcamalar da yapmıyorum. Günümüzde övünülecek şey mi bilemedim ama.

Histen ve ihtiyaçtan bahsediyordum. İşletme dersinde gördüğüm ihtiyaçlar üçgeni (ya da öyle bir şey) ne diyordu? Önce giyecek, yiyecek, barınma. Sonra iş mevki cart curt, son olarak da kendini belli etme. Diye hatırlıyorum. Hani insan başını soktuğu bir çatısı, midesine tıktığı lokması ve mabadını örttüğü bir örtüsü olduğu sürece daha fazlası lüks gözüyle bakıyorum ben. Konuyla alakasız belki ama afetlerin gerekliliğini ve olması gerektiğini, insanların kırılması tüketilmesi gerektiğini savunuyorum. Ölen ben de olabilir elbette. Ne demiş üstad "Doğarken ve ölürken ateşi besleriz."

Hissetmek güzel şey. Gerçekten çok güzel. Seviyorum hissin her türlüsünü. Acı çekmenin bile kendine has bir güzelliği var. Tüm hisleri seviyorum. Sıkıcam hepsinin yanaklarını tek tek. Valla bak.

Hoşuma gitti bu yazı. Bunu yazının hoşuma gitmesinde yoğurt çorbasının etkisini de daha sonra anlatacağım.