16 Aralık 2009 Çarşamba

Yaşam

Gözlerini açtı. Ağlıyordu. Süt istiyordu. Bir kaç saat önce götüne hayatının ilk şaplağını yemişti. Ve akciğerleri hava ile doluyordu. alışık olmadığı geldiği dünyada ihtiyacı olmayan bir şeyle temas etmek zorundaydı. İstese de istemese de. Ciğerlerini yakan oksijenden uzaklaşmak için annesine sokuldu ve uyuyakaldı.

Tekrar uyandığında yanında sevmek zorunda olduğu insanlar vardı. Annesi, babası, amcası, dayısı, kuzenleri... Maaile toplanmışlardı başında. Mıncıklamak için can atıyordu herkes. Sevildiğini hissediyordu. O an o soy içinde en değerlisi oydu. Gelecek kuşaklara dölünü aktaracak taze nesil. Ama şu an tek istediği süt idi.

Zamanla fark etti ki onların gösterdiği sevgi sadece yeni olmasından kaynaklanıyordu. Büyüdükçe sıradan biri olmuştu. Sadece ilk adımında, okulunun ilk gününde ve çıkan ilk dişinde eskisi gibi bir telaş olmuştu.

Artık o da kendini monotonluğun içinde görüyordu. Pek bir şey hissetmiyordu. Eski heyecanları yoktu. Hayal gücü hala taze ve köreltilmemişti fakat yine de kendini bir kalıba sıkıştırılıyor gibi hissetmekten alıkoyamıyordu. Her gördüğü taze geliyordu. Ama sonunda onlar da eskiyecekti.

Ergenliğinin belirtilerini hissetmeye başladığında okuldan soğuduğunu hissetti. Gününü gün ediyordu aklınca. Boş hayaller peşinde koşuyordu. Ya da kendi yolunu çiziyordu. Ailesi yanındaydı. Fakat ona yeterli gelmiyordu. Mutlu bir aile yaşamı olmasına rağmen boşluklar vardı asla ailenin dolduramayacağı.

Büyüdüm ben triplerine girip liseli olduğunda hayatın ne kadar büyük olduğunu fark etmişti. Ve delmesi gereken çok kaya vardı. Saçma sapan bir lise hayatı vardı. Haytanın önde gideni oldu fakat bu o an ona en doğrusu gibi geldi. Boşlukları dolduracak arkadaşlarının onlar olduğunu düşündü ve anne sütüne muhtaç olduğu gibi onlara tutundu.

Aslında onlar bir HİÇ idi. Dünya üzerinde milyarlarca insan yaşamasına rağmen hepsi kıymetli midir? Herkesin yaşamaya hakkı var mıdır ki? Kendince insanları hor gördü beğenmedi bayağı görmüştü. Kimileri gerçekten değersizdi. Dört sene boyunca kendini dünyanın üstünde bir tahtta oturuyor gibi hissetti. Sanki koca adam olmuş her şeyi çözmüş gibi. Sanki dünya üzerindeki her konuda guru olmuş, 80 günde Dünya'yı 360 farklı dereceden gezmiş gibi şişmişti egosu. Ta ki kendisinin de değersiz bir bok olduğunu görene kadar.

Sen değersiz iki ayaklı maymundan başka bir şey değilsin...

13 Aralık 2009 Pazar

Şarhoş II

Her şey spontane gelişmişti bu sefer. Beklemediği onca şey olmuştu son sarhoş oluşundan bu yana. Ve bu sefer sadece sarhoş olmak için içecekti. Eğlenmek için. Dertlerini zaten halının altında biriken tozlar gibi sıkıştırıyordu. Gerisi önemli değildi. İçmek için tek bir kişiye de bağlı değildi bu sefer. Neler olacağını asla kestiremezdi.

Ve içmeye başladı. Koymadı içtikleri. Ama eğleniyordu. Mutluydu, keyfi tıkırdı.

Birinci gayet normaldi.

İkincide afalladı.

Üçüncüde eşşeğin aklına karpuz kabuğu girdi.

Şarhoşluğun etkisi geçtiğinde sudan çıkmış balık gibiydi. Ve tek yapabileceği zaman bırakmak. Çünkü elinden bir şey gelmiyordu. Bekleyip görecekti. Tekrar sarhoş olup benliğini yitirdiğinde karşısına çıkanla konuşmaya başladığında...

2 Aralık 2009 Çarşamba

Nasıl bilirdiniz?

Ben kimim? Beni tarif etseniz "Hükümet konağını geç, Atatürk parkından sağa kır, 300 metre ilerdeki laz bakkala sor o söyler." demezsiniz demi? Peki ne anlam ifade ediyorum ben? Benim için? Senin için? Okuyanlar için? Tanıyanlar için?

Şöyle bir iki yorum bıraksanız şeker şukela olur yeminlen. İsterseniz login olmayın anon bırakın yorumlarınızı. Fark etmez Yeter ki Yorumumuz olsun.