9 Aralık 2007 Pazar

Aklımızdan geçenlerle dudaklarımızdan dökülenler örtüşür mü hep? Yoksa her zaman bir filtre ile mi dolaşmak zorundayız? Niye hep istediğimizi söyleyemeyiz birini kıracağımızdan mı yoksa birinin önüne geçip onu arkada bırakacağımızdan mı? Niye bunlardan korkarız çok mu paylaşmayı seviyoruz yoksa dozunda bencil olamıyor muyuz? Hep kendimizden mi ödün veriyoruz? Kendimizi sevemediğimizden ve sorumluluktan kaçtığımızdan mı gerçek yüzümüzü dış dünyaya insanlara açmıyoruz? Yoksa keşfedilip ortaya çıkıp şımaracağımızı mı düşünüyoruz? Yoksa insanların bizi angarya altına alacağından şüphe edip mi vuruyoruz ağzımıza prangayı? Aslında bilgimizi düşüncemizi paylaşmamak bencillik değil midir? "gerekli" insanlardan kaçarak "ben kendime yeterim" düşüncesi mi hakim? Bilinçaltımız bize bir oyun mu oynuyor? Yoksa test etmekten mi korkuyoruz? Doğruyu yanlış, yanlışı doğru mu görüyoruz? Doğduğumuzda elimize bir defter verildiğini ve yaptığımız iyi, kötü her şeyi istemsiz kaydettiğini unutuyor muyuz? Kumar oynadığımız farkında değil miyiz? İstediğimizi söylediğimizde ödül de alabiliriz yerin dibine de göçebiliriz? Bu riskten mi kaçıyoruz? Kaçıp öylece sıradan aynı zamanda istikrarlı bir hayat daha mı makul? İstikrar tekrar değil mi monotonluk değil mi? Çizgimizi ayarlayabildiğimizi unutuyor muyuz? Çemberimizin çapını istediğimiz gibi ayarlayabiliriz fakat yine başkalarının ayarlamasına izin veriyoruz? Toplum bizi mi arıyor ki onların normlarına uyalım? Düşüncelerimiz farklı değil mi? niye karşımızdakinin duymak istediğini söylüyoruz? Neden bu kadar soru üretiliyor? İstikrarlı bir yönde monoton hayat devam ederken niye sorulara ihtiyaç duyuluyor?

Çünkü aslında kendimiz için yaşadığımızı unutuyor ve başkaları için yaşadığımız varsayıyoruz dersi ebeveyn için çalışıyoruz. Parayı aile için kazanıyoruz. Neden kendimiz için bir şeyler yapmıyoruz? Biraz da kendimiz için yaşayalım bireysel aktivitelerden kaçıp bir nevi sorumluluktan kaçıp takım aktivitelerine yöneliyoruz çünkü alınacak sorumluluk bölünüyor ve daha az iş düşüyor oysa tek başımıza ayakta durabilecek gücü kendimizde bulduğumuzda yani istediğimiz söyleyip istediğimizi yaptığımızda daha özgür olmaz mıyız çünkü yaptığımızın ceremesini çekeriz ya da ödülünü alırız. Aldığımız risk oynadığımız kumar... Hep kumar oynamaz mıyız? Birine bir şey deriz cevabı bilmeden söyleriz cevap pozitif olduğunda mükâfatını alacağımızı negatif olunca onun altında ezileceğimizi biliriz... İnsanları özgür bırakmaktan, yalnızlıktan korkarız... Ama yalnızken yanımıza gelen dış dünya canlıları bizim dostumuz olur... Onlar özel olur kakara kikirinin önüne geçer bizi önemsedikleri sürece önemsenmeyi hak ederler ve bu onların mükâfatı olur... Kim gelir yanımıza yalnızken, kim hatırlar "iyi çocuktu bu" diye? Sadece dostlardan ibaretler... Onlar için nerdesin? Senin için onlar nerde senin düşüncelerin var düşündüğün kadar varsın hayallerin uğruna hayattasın... Şu an buradasın bunu okuyorsun fakat destende bir tek kart var o da hayatın... Sen çizersin sen kurarsın çemberini kim belirliyor? Sınırlarını kim çizdi? Sen çemberin kadar varsın ve sen çemberinin çapısın... o kadar büyüksün o kadar genişsin yaşam saatlerini sen belirler nefes ritmini sen belirlersin fakat sen bu kadar mısın yoksa fazlası olabileceğini mi "düşünüyorsun" ? Düşündüklerini neden engellersin? Serbest kalsın ve tepkilere bak belki kazanırsın...

Tanrı yaratırken ademi yanına havvayı vermiş, çiçeği vermiş poleni esirgememiş, cıvata demiş ardından somun demiş, fişi yaratmış priz lazım demiş ve sistemi kurmuş homo sapiens'i özgür bırakmış ama içine 3 karşı konulmaz dürtü bırakmış
Yemek içmek ve sevişmek... Dizginlerini kontrol edebilirsin ya da bunları bırakabilirsin ama düşüncelerinle elde edersin bunları dudaklarından döküldükçe gerçek olur... Sen hayattasın ve elinde sadece düşüncelerin hayallerin ve hayatın var sen istediğin gibi kullan bunları, bunlar üzerine savaşını ver kazanana kadar durma hayat senin sen şekillendir çemberini sen çiz düşüncelerin doğrultusunda dile geldikçe... Unutma ki kayıttasın ve zaman senin aleyhine işine yaracak şeyleri kullan ve bundan çekinme... Sen varsın ki hayatın var senin çevrende her şey fakat bu diğer hayatların senin için olduğunu göstermez... Hayallerin için çaba sarf et elde ettiğinde yetinmeyi bil... Şimdi hayatını yönlendirenleri ve bunun üzerine uygulamaları gör... Bilir rollerden biride köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek pöf noktalardan biri de bu... Hayatını yaşa istediğin gibi...

25 Kasım 2007 Pazar

Şiddetten çok mu uzağız?

Şiddet bize henüz küçükken aşılanmıyor mu? Çocukken yapığımız şeyler bellidir çizgi filmlerin başında saatler geçiririz, oyuncaklarımız olur oynarız ve gördüklerimiz karşısında sınırsız hayal gücümüzü kullanırız... Çizgi filmlerde hep şiddet ve zararlı alışkanlıklara teşvik yok mudur? Temel reisi izleriz bizim temel kabasakalı döver safinazı kurtarır, jerry önce yamuk yapar sonra tom'dan kaçar, bugs bunny ona buna dalaşır sonra kıvrak zekâ ve aldatma mühimmiş gösterilip diğerlerinin önüne geçer, coyote her türlü insafsız ve cani hamlelerle road runner'ı yakalamaya çalışır, tazmanian devil etrafa korku salar en güçlü olduğunu ispatlar bunu abartarak yapar gerçekte de tazmanya canavarı vahşi ve güçlü bir hayvandır fakat bu kadar abartmaya lüzum yoktur, o kümesin bekçisi köpeğe dalaşan horoza ne demeli süreli huzur kaçırıyor ve bunu eğlence olarak gösteriyor örnekler çoğaltılabilir... Peki ya oyuncaklarımza ne demeli? Maddi durumu yeterli her ailenin evladının mutlaka bir action man'i ya da power ranger'ı olmuştur hiç olmadı pazardan iki üç kuruşa onların dandikleri alınır... Bunlarla güllük gülistanlık gezelim tozalım diye oynanır yoksa birbirlerine çarptırarak dövüştürerek mi? Tabi dövüş esas alınarak çünkü onu görürüz onu benimseriz insanların birbirini ezmesini güç mücadelesi içine girmesini severek izleriz ve uygularız sonra bu duygu bir parçamız olur bizim... Hayvan yavruları "vahşi" dünyaya alışmak için kendi aralarında dövüşürler oyun farz ederler bunu çünkü onlara acıyacak biri olmayacaktır hayatlarında... otoburlar da kaçmayı koşmayı tabanları yağlamayı öğrenir. Anne karnındaki gebelik dönemi bitip doğdukları anda ilk yaptıkları iş ayağa kalkmak sonra da beslenmektir çünkü hayat acımasız ve yerde kalanı yemeyi yok etmeyi bekler... Âdemle Havva mantıklı gelmez bana çünkü şu an hayvanlar gibi yaşıyoruz eğer onlar gibi Uygar ve yüce yaratıklar olsaydık birbirimizi avlamayı beklemezdik birlikte yaşardık kimsenin önünü kesmeye çalışmazdık kimseye çelme çakmaya çalışmazdık düzeni birileri kurar ve ona uymayanı ezerler adeta sindirirler...
Bir de insan ön adını taşıyoruz hayvanlar gibiyiz hatta daha kötü tüketiyoruz, kullanıyoruz,
Kullanılıyoruz, sevişiyoruz ve eziyoruz... Otobüs kuyruğunda öne geçip avantaj sağladığımızı
Düşünüyoruz, birinin önünü kestiğimizde geleceğiyle oynadığımızda seviniyoruz hatta başkalarına anlatıp gülüyoruz, birisiyle göz göze geldiğimiz aldığımız cevabın "ne bakıyon lan" olma ihtimali "yardımcı olabilir miyim ?" den yüksek... Şiddet her yerde... Dayatan kargaşa istiyor ve başarıyor biz de aksini istediğimizde emre itaatsizlikten mahkûm durumuna düşebiliyoruz...
Şiddet bize empoze ediliyor ve karşı koyamıyoruz çünkü küçüklikten alışmışız adeta kurbağıyı sıcak suya koymak gibi; kurbağayı alıp direkt sıcak suya koyarsanız ayağı değer değmez zıplar ve kaçar fakat kurbağayı orta halli ılık bir suya koyarsanız o suyu sever içinde biraz yüzer alışır daha sonra sıcaklığını yavaş yavaş arttırırsanız fark etmez su ısınmaya devam edince kurbağa çırpınır kaçmaya çalışır yapamaz istediğimiz sıcaklığa geldiğinde su kurbağanın kaçacak gücü kalmamıştır ve kurbağayı sıcak suya koymuş olursunuz... "insan" dünyasında da işler böyle yürümüyor mu?

Sevgi nedir sevgili nedir?

Öhöm… Sevgi nedir?! Sevgili nedir?!
Sevgi ile aşk arasındaki fark nedir ?!
Aslında pek fark yoktur herkesin kafasında farklı yerlerde farklı sıralarda yer etmiştir. Ama özü sevgi sadakate dayanır. Fakat sevginin de türleri vardır. Her şey sevilir ama biri farklı sevilir o özel olur. İşte özel burada ortaya çıkar. Aslında sevginin türü en başında belirlenir.
Bir keskin çizgiyle iki büyük türe ayrılır sevgi ve tabi ki her halükarda sevgiyi besleyen mezeler araya girer. Bu iki zıt kutuptan biri paylaşıma, yoldaşlığa, dostluğa dayalıdır. Diğeri ise tek başına şehvettir.
Şehvete dayalı sevgi çabuk sömürülür ve tükenir ortak pek bir şey yoktur. Çünkü önemsenmez bunlar. Duygular çok kısa sürede sömürülür ve bir şey kalmaz. Tamamen sömürü mantığına dayanır ve bozulan toplumlarda kültürel yozlaşmanın sonucu ortaya çıkar. Bu tip basit, yavan ilişkiler. Elde sıfır kalana dek tüketilir ve yollar ayrılır. Ve bozuk toplumda bunu matah bir şeymiş gibi söyler, anlatır, dayatır…
Yoldaşlık ve beraber ilerleme gayesindeki sevgi ise daha üstün duygulara değer verir ve onları yüceltir. Amaç; saygı, sevgi, ortak değerler, paylaşım, zorluklara beraber karşı koyma, eksikleri kapatma, değer verme, değerleri yüceltme olmakla beraber bu olgular sevgiyi yükseklere taşır, büyütür, uzun soluklu keşfedilecek şeylerin sayısını sonsuza yaklaştıran bir macera haline getirir. Mutluluk olgularını basite indirger ama bu asla ilkinin seviyesinin düşmesi değil küçük şeylerle mutluluğu akabinde daha büyük ortak tek bir mutluluğu sağlar. Hata ve sorun katsayısı bu sayede sıfır yakın bir değer alır. Çünkü sömürü değil; birken iki, ikiyken “bir” olmak esas alınır. Önemli olan aynı havayı solumak, aynı anda aynı şeyleri hissetmektir. Aynı payda da buluşmaktır esas gaye. Sömürü yerine çoğaltma duygusu ağır bastığından yaşanılacaklar bitmez. Tek nefeste değil tüm yaşam boyu bitmez yapılacaklar listesi bu sayede. Adeta sonsuzdan geri saymak gibi...